Google
Cur-Cuna - Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalınız! Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalı
Ana Sayfa - Ajanda - Astroloji / Burçlar - Cep - Dosya - Eğitim - Ev / Dekorasyon - Faydalı Bilgiler - Giyim / Moda - Hobi - Kariyer - Kültür / Sanat - Magazin - Mekan - Otomobil 
Özel Günler - Sağlıklı Yaşam - Seyahat / Tatil - Spor - Teknoloji - Televizyon - Eğlence - Yaşam - Çocuk - Dostlarımız - Erkek - Genç - Kadın - Seri İlan - Ziyaretçi Defteri 
Çocuk



Sponsor Linkler:
Bahçelievler Anaokulu
Bakırköy Anaokulu
Çocuklar, merak ettiklerinize cevaplar burada
Su ne renk?
Çocukların merak ettiği soruların cevapları       Acar küçükken müthiş bir sütçüydü. Sütçü dediysem, mahalle mahalle dolaşıp süt satan sütçülerden değil. Siz de yani, aklınıza hemen de neler geliyor. Hiç gülesim yoktu. Şimdi birden siz öyle söyleyince Acar’ı sırtında süt güğümü, sokak aralarında “Süüüüt!” diye bağırırken düşündüm de ona gülüyorum. Sahi, şimdi öyle sokak sütçüleri yok galiba. Köylerde belki inekten taze sağılmış süt satan çiftçiler vardır, ama kentlerde kutu sütler daha yaygın.

      “O sokak sütçülerinin bazıları süte su katardı,” dedim Acar’a. “Sütün içine su koyduğunuz zaman bunu anlamanız pek kolay değil, çünkü süt beyaz su ise...”

      Duraksadım.

      “Hımmm... Su ne renkti? Su ne renkti?”

      Acar bu basit sorunun cevabını vermeye bile yanaşmadı. Mutfağa gidip bir bardak su doldurdu ve karşımda lıkır lıkır içti.

      “Denizler mavi,” dedim Acar’a. “Öyleyse, su mavidir diyebilir miyiz?” Abant Gölü aklıma gelmişti. Ya da Göynük’teki Sünnet Gölü... Zonguldak’ta Yedigöller...

      Ordaki göller yeşil miydi? Evet yeşildi. Su yeşil mi yoksa? Değildi çünkü avcuma doldurduğumda elimdeki su yeşil değildi. Ya ne renkti? Beyaz mı? Değil. Renksiz. O halde neden yeşil ya da mavi görünüyordu?

      “Abant kıyıları çam ormanlarıyla kaplı,” dedi Acar. “Suyu yeşil gösteren işte bu ormanlar. Mavi gösteren de mavi gökyüzü. Bu nedenle zaten hava kapalı olduğunda denizin rengi gri.”

      Bana mantıklı geldi. Su renksiz olduğu için sütçüler sütün içine karıştırmakta bir sakınca görmüyorlardı. “Keşke sütçüler su yerine süte sıvı yağ karıştırsalardı,” dedim. “Böylece sütü alanlar sütü bol yağlı bulunca sevinirlerdi.”

      Acar dik dik yüzüme baktı. Sonra bilgiç bilgiç, “Bir kere,” dedi, “Çok yağ artık eskisi kadar sevilmiyor. İkincisi sütün içine su koyduğunda müşteri bunu her zaman anlamayabilir, ama sıvı yağ koyduğunda hemen foyan meydana çıkar!”

      Çok yağ sevilmiyormuş... Şuna da bakın. Sanki sabah kahvaltısında yağlı reçelli ekmekleri birbiri ardınca mideye indiren o değil de, dedem. Yağlar bazı vitaminlerin vücutta emilmesini kolaylaştırıyormuş. İyi de bunun için biraz vitamin de almak gerekir, değil mi? Neyse ki meyva yemeyi seviyor.

      “Hiç bile,” dedim. “Sütçüler süte sıvı yağ karıştırabilirler ve bunu kimse anlamaz. Nasıl anlayacaklar ki?”

      “Anlarlar,” dedi yine. Sonra bardağın dibindeki suyu da kafasına dikti.

      Bu iş benim hoşuma gitmedi aslında. Çünkü bu bilim-oyun sorularını hep ben sorardım. Acar bir ay boyunca cevabını arar dururdu. Şimdi birden her şey tersine döndü. Bence olur! Sütün içine biraz sıvı yağ katarız, kaşıkla da iyici karıştırırız olur biter.

      Olmaz mı?

      Beni arayıp yardım edin, ama Acar evde yokken arayın da sizden yardım aldığımı anlamasın, olur mu?

Pamuk ve demir bilmecesini kaçıncı kez soruyorum?
Çocukların merak ettiği soruların cevapları       Kitapları bir raftan öteki rafa aktarırken Acar, "Bunlar çok ağır!" diyor. Hemen kucağından alıyorum, "Haydi canım, pamuk kadar ağır bunlar." diyorum. "Ne pamuğu?" diye kızıyor Acar. "Demir gibi ağır..."

      Çocukluğumda birbirimize sorduğumuz bir bilmece aklıma geliyor. Hani şu ünlü, "Bir kilo demir mi daha ağırdır, yoksa bir kilo pamuk mu?" sorusu. Tam soracağım, Acar'ın merakla bana baktığını görüyorum. Gözlerinde bir pırıltı var. Bekliyor... Ben de bekliyorum.

      "Haydi sorsana" diyor.

      "Neyi?"

      "Şu pamukla demir bilmecesini. Hani bundan önce de dört kez sormuştun..."

      Fena halde utanıyorum. Kendimi yaşlanmış hissediyorum. Hani anılarını ilk kez anlatıyormuş gibi heyecanla anlatan yaşlılar vardır ya. Hani ayıp olmasın diye, ezbere bildiğiniz halde yeniden yeniden yeniden dinlediğiniz anıları anlatırlar size.



      Acar ayıp mayıp dinlemiyor. Ne zaman harika bir anımı anlatmaya kalksam, "Bunu daha önce yedi kez, dün akşam yarım saat boyunca anlattığını da hemen hemen her hafta dinliyorum!" diye sözümü ağzıma tıkıveriyor. Üstelik proteinli besinleri bolca almanın beyne, dolayısıyla da derslerine yararlı olduğunu da neredeyse yüz kere anlatmışım. Bir de diyor ki:

      "Sanıyorum senin bir zaman yolculuğu aracın var..."

      "Onu da nereden çıkarıyorsun?"

      "Çıkarıyorum çünkü anıların her anlattığında değişiyor. Herhalde zaman yolculuğu aracına binip geçmişe gidiyorsun ve o anıyı sen başka türlü yaşayıp geri geliyorsun."

      "Saçma" diyorum kızarak. "Değiştirmiyorum işte. Hem zaman makinesi daha yapılmadı. Bir yapılsın, ben ne yapacağımı biliyorum."

      Kurnazca bir cevap bu. Çünkü Acar'ın yüzü değişiyor. Geçmişe dönünce bazı şeyleri değiştirebilir miyim?

      Örneğin annenle evlenmemiş olurum ve sen de olmazsın.”

      Bunu duyunca dik dik yüzüme bakıyor. Hiç var olmama düşüncesi onu ürkütüyor. Bir daha benimle dalga geçer mi? Ben adamı yok ediveririm işte böyle!

      Durumu anlamış olmalı ki, "Söylesene" diyor, "Şu pamukla demir bilmecesi nasıldı?"

      "Çok basit. Bir kilo demir mi, yoksa bir kilo pamuk mu daha çabuk yere düşer?"

      "İkisi de aynı zamanda!" diye atılıyor. Sonra duraksıyor ve, "Biraz düşünmeliyim" diyerek odasına gidiyor.

      Ben hızımı alamadığım için Selma'ya sesleniyorum:

      "Bir bahçıvan bir bahçeyi iki saatte suluyor, iki bahçıvan kaç saatte sular?"

      Başını okuduğu gazeteden kaldırıp bana bakıyor. Ben beklemeden ikinciyi patlatıyorum.

      "Bir Acar bir oturuşta dört dilim reçelli ekmek yerse, iki Acar iki oturuşta kaç dilim reçelli ekmek yer?"

      Selma karmakarışık bir yüzle bakmayı sürdürüyor, ben de sormayı.

      "Bir Ozan yarım günde üç kez altına yaparsa, iki Ozan bir günde kaç kez yapar?"

      "Bir yüzücü Atlantik okyanusunu üç günde yüzerse üç yüzücü kaç günde yüzer?"

      Selma sonunda yine gazetesine gömülüyor.

      "Bir Fatih bir Selma'ya dört bilmece sorarsa, bir Selma, Ozan'ın uykuda olduğu şu kısa süre içinde kaç gazete okuyabilir?"

      Sonra da ekliyor:

      "Sen git de bunları okurlarına yaz, onlar seni anlarlar."

      Ağzımın payını almış olarak bütün bunları size yazıyorum. Belki siz bulabilirsiniz bu bilmecelerin cevabını, kim bilir?

Optikler orman yangını çıkarabilir mi?
      Çiçeklerin yaprakları ıslandığında güneşten zarar görebileceğini söyleyince Acar “Hepsi değil” dedi. “Afrika menekşesi'nin yaprağına su değerse hemen çürüyor. Bu yüzden onu alttan sulamak gerekiyor. Ama genel olarak çiçeklerin yapraklarını ıslatmanın, özellikle güneşin tam tepede olduğu saatlerde ıslatmanın optik bir nedeni var...”

      Gözlerime inanamıyordum. (Bakın, 'kulaklarıma' diyeceğime 'gözlerime' dedim. Herhalde şu 'optik' sözü beni yanılttı.) Acar dersini iyi çalışmıştı. Gerçekten de, su damlacıkları yaprakların üzerinde büyüteç işlevi görüp yaprağı yakabiliyordu. Acar heyecanla ekledi:

      “Biliyor musun bazı orman yangınlarının nedeni de optik olabilir.”Bunu başka bir Bilim oyunda konuştuğumuzu hatırlar gibiydim; ama tekrarlamakta yarar olabilirdi. Ormanlara atılan cam şişelerin dipleri de büyüteç gibi güneş ışığını bir noktada toplayarak kuru yaprakları tutuşturabilirdi. Bu nedenle de ormana asla cam şişe atmamalıydı.

      “Pet şişe atsak olur mu?” diye dalga geçti Acar. "Bazı piknikçiler daha da komik bir şey yapıyorlar. Çöplerini kocaman bir poşete doldurup yanlarında götüreceklerine poşeti oracıkta bir ağacın altına bırakıveriyorlar. Sanki az sonra kapıcıları gelip alacak.”

      “Haklısın,” dedim. “Apartman alışkanlığı olmalı. Yine de halimize şükredelim. Benim çocukluğumda çöpler öylesine ortalığa savrulurdu.”

      Sözüm bittiğinde Acar'ın dimdik yüzüme baktığını fark ettim.

      "Tamam tamam," deyip yerimden kalktım.

      “Ne tamam?” dedi.

      “Ne zaman yüzüme böyle baksan reçelli ekmek istiyorsun. İşte mutfağa gidiyorum.”

      Acar gülmeye başladı. “Bir kere” dedi, “Çok uzun bir süredir kendi reçelli ekmeklerimi kendim sürdüğüm halde, şu Bilim oyunlarda aksini yazıp duruyorsun. İkincisi, şu anda bakışımın nedeni başkaydı. Şu şükretmek sözünü soracaktım...”

      “Şükretmek mi?”

      “Evet, ne demek o?”

      “Şükretmek... Yani elinde bulunanla yetinmek ve onlarla mutlu olduğunu ifade etmek...”

      “Haa, anladım. kuşlar gibi yani...”

      “Kuşlar gibi mi?”

      “Tabii. Onlar da su içtikleri zaman başlarını yukarı kaldırıp şükrediyorlarmış.”

      “Öyle miymiş?”

      “Evet, yoksa neden başlarını her yudumda havaya kaldırıyorlar ki?”

İşte size bir ansiklopedi bilmecesi!
Çocukların merak ettiği soruların cevapları       Kedilerin bıyıkları ne işe yarar?' diye sormuştu Acar geçen hafta. Okurlarımızla birlikte ben de çok merak ettim bu konuyu. Bu arada bize de bazı cevaplar ulaştı kedilerin bıyıklarıyla ilgili. Acar gelen cevapları şöyle özetledi:
      "Bıyık önemli!"

      "Nasıl yani?"

      "Gelen cevapların tümünün ortak yönü bu: Bıyıklar önemli."

      Hemen koşup ansiklopediyi karıştırdık. Aynen şunları yazıyordu:

      "Kedilerin dokunma duygusu keskindir. Kaş, bıyık, yanak tüyleri ve kulaklardaki tüy tutamlarının tümü de titreşim biçimindeki uyarılara karşı son derece duyarlıdır. Bıyıkların işlevi tam olarak anlaşılamamıştır. Gene de bıyıkları kesildiğinde kedinin geçici olarak çevreye uyum zorluğu çektiği bilinir."

      İnanılmaz! Demek bilim kedinin bıyıklarının çok önemli olduğunu çözmüş; ama neden önemli olduğunu henüz çözememiş. Acar masamın arkasındaki kitaplıkta duran kitap yığınlarına yüzünü buruşturarak baktı.

      "Olamaz," dedi, "Sen git üniversiteler bitir, akşama kadar kitap oku, sonra da bir kedinin bıyıkları ne işe yarıyor diye sorsunlar ve bileme. Bu bilim adamları ne iş yapıyorlar o zaman, söyler misin?"

      Ben ona elimizdeki ansiklopedinin çok güncel olmadığını, kedinin bıyıkları üzerine daha çok araştırmanın mutlaka yapılmış olabileceğini anlattım.

      "Olabilir," dedi Acar, "Ama şuradaki cilt cilt kitaplar, ansiklopediler daha çok işe yaramalıydı. Baksana 24 cilt. Her biri kim bilir kaç santim kalınlığında ve ne kadar yer kaplıyor..."

      "Bir dakika," dedim. "Bunu ölçebiliriz."

      Acar yüzüme baktı. Ne gerek var, der gibiydi, ama yine de cetveli alıp ansiklopedinin ciltlerinden birinin kalınlığını ölçtü.

      "Üç buçuk santim. 24 tane olduğuna göre... Yirmidört çarpı üç buçuk... Seksen dört santim."

      Hesap makinesini burnuma uzatıp, "İşte," dedi. "Seksen dört santim."

      "Demek ki," dedim. Birinci ansiklopedinin birinci sayfasından, sonuncu ansiklopedinin son sayfasına kadarki mesafe seksen dört santim, öyle mi?"

      "Evet," dedi Acar. "Tabii ki."

      "Öyle mi?" dedim yine.

      "Öyle," dedi Acar. Ama sonra duraksadı. "Hayır," dedi...

      Sizce öyle mi?

Ateş olmayan yerden duman çıkar mı?
      Acar benim “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” sözüm üzerine sormuştu: “O halde dolaptan çıkardığın buz kalıbından neden duman yükseliyordu?”
      Gerçekten, bunu hiç düşünmemiştim. Buz, adı üstünde, soğuktu. Soğuk olduğu için de çevresindeki her şeyi soğutuyordu. Örneğin elimi, buz kalıbını, havayı... Havayı? İşte buldum. Buz havayı da soğutuyordu ve havada su buharı vardı. İşte buzun soğukluğu havadaki bu su buharını da etkiliyordu, yani donduruyordu. Duman gibi gözükenler aslında havada zerrecikler halinde donan su buharıydı. Bulmuştum işte. Gururla başımı yukarı kaldırdım. Kendimi ödüllendirmeliydim. Haydi bir hayal kuralım dedim Acar’a. Kış mevsimine gidip kardan adam yapalım. Hayalimiz şöyleydi:

      Dışarda kar yağıyordu ve bahçenin ortasına bir kardan adam yapmak hoş bir eğlenceydi. Acar da bu fikrime karşı çıkmadı.
      Koca bir top yapıp yuvarladık. Yuvarladıkça top büyüdü. Artık itemeyeceğimiz kadar büyük olmuştu. Başka bir top daha yapıp onu da biraz yuvarladık. Bu kardan adamımızın kafasıydı. Havuç, kömür, süpürge filan derken sonunda bahçenin ortasında tonton mu tonton, tombul mu tombul bir soğuk adam yerleşmiş oldu. Kışın ortasında kafasına hasır bir şapka takmıştı, ama artık o kadar olur. Hele hele boynundaki masmavi yün atkıyı kim görse kıskanırdı. Kocama göbekli bir kardan adam yaptık. Acar göbekli kelimesini duyunca; “Kim bilir kaç dilim reçelli ekmek yemiştir.” dedi ve gözlerini bana dikti.

      Az sonra kendimi mutfakta beş dilim ekmeğin üzerine yağ ve reçel sürerken buldum. Kahvemi içerken hayalimde hâlâ kardan adam vardı. Acar ise hayal kardan adamımızın göbeğinden sonra boynundaki atkıya takılmıştı. “Güzel oldu hayalden adam.” dedim. Acar da, “Evet, ama boynu kopacak.” dedi.

      “Boynu mu kopacak?”

      “Evet.” dedi Acar. “Boynu kopacak, çünkü boynuna atkı sardık. Atkı da sıcak tuttuğuna göre, onun da boynu ısınacak ve eriyip incelecek.”

      Eh, böyle bir yorum başka kime yakışırdı? Ama söyledikleri yanlış mıydı? Gerçekten atkıyı boynumuzu ısıtsın diye takmaz mıyız? Kardan adamın boynu da ısınmayacak mı? Üff, şöyle kafamı zorlamadan bir kardan adam bile yapamayacak mıyım?

      Siz yardım edin n’olur!

Hangi bardak daha kolay kırılır, kalın bardak mı, ince mi?
Çocukların merak ettiği soruların cevapları       Acar, çay içmekten pek hoşlanmıyor. Kahvaltı ederken reçelli ekmeklerini öylece, bir şey içmeden yemeyi yeğliyor. Yalnız arada bir kakaolu süte itirazı yok. Bir gün mutfağa giderken böyle bir şey isteyip istemediğini sordum.
      "Olabilir." dedi.

      "Nasıl bir bardakta içersin?" dediğimde de,

      "Kalın cam bardakta!" dedi.

      "Olur." dedim.

      Tam mutfağa yönelmiştim ki, durdum.

      Çünkü Acar kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Güldü, güldü. Gülmesi biraz hafifleyince nefes aldı ve yeniden gülmeye başladı.

      "Ne oldu?" dedim. Benim mutfağa gitmediğimi fark edince gülmesini kesti.

      "Bir şey yok, biraz sonra gülecektik de ben biraz erken davrandım." dedi.

      "Biraz sonra mı güleceğiz? Neden?"

      "Hiiiç." dedi ve Selma'ya bir işaret çaktı.

      Benimle birlikte mutfağa girdiler. Az sonra ikisi birden gülüyorlardı ve bu kez gülmeleri boşuna değildi. Süt koyduğum kalın cam bardak ÇATIRR! diye çatlamış, süt olduğu gibi masanın üzerine yayılmıştı. Hemen bezi kapıp yere akmaya yönelen sütün yolunu kestim. Sonra da raftan daha kalın bir bardak alıp kalan sütü ona boşalttım. ÇAT! o da kırıldı. Ne oluyoruz, diye yine masaya yayılan sütü hizaya getirmeye çalıştım.

      "Nedir bu? Bardak yeterince kalın değil miydi?"

      "Kalındı." dedi Acar. "Fazla kalındı."

      "Nasıl yani?"

      "Yani kalın değil, ince bardak kullanmalıydın!"

      "Haydi canım sen de!" diye bağırdım. "Kalın bardak daha sağlamdır. Bu nedenle de kalın bardağın daha dayanıklı olması gerekir."

      "Hayır." dedi Acar ve der demez de çizgi filmini izlemek üzere içeri koştu. "Süt içmesem de olur." dedi giderken. Siz bana yardım edebilir misiniz? Kalın bardak ince bardaktan daha çabuk kırılabilir mi?

Sütün içinde yelkenli kayık mı var?
      Birkaç tane bardak çatlattıktan sonra Acar sıcak sütünü içebildi. Bu arada ben de yeni bir şey öğrenmiş oldum: Hep kalın bardakların daha sağlam olduğunu sanırken, sıcak bir sütü ince bardağa koymanın daha akıllıca olduğunu. Eminim siz bunu biliyordunuz.

      Kalın bardağın içine konan süt, bardağın iç yüzeyini aniden ısıtıyor. Oysa bardağın dış yüzü soğuk ve iç yüzeyin sıcaklığına ulaşması zaman alıyor. İşte bu zaman içindeki ısı farkı nedeniyle bardağın içi ile dışı farklı olarak genleşiyor. Bu nedenle de kırılıyor. Oysa ince bardakta sütün sıcaklığı hemen bardağın dış yüzünü de ısıttığından ısı farkı olmuyor ve bardak kırılmıyor. Acar bunu açıklamaya başladığında kendi kendime şöyle dedim:

      1) Bunu ben niye akıl edemedim sanki?

      2) Bunun acısını ondan mutlaka çıkarmalıyım!

      Ben bunları düşünürken o sütünü üfleyip duruyordu. Herhalde soğutmaya çalışıyordu. Gözlerim parladı. Bu kadar kısa bir süre içinde elime düşeceğini beklemiyordum. Tadına vara vara sordum:

      “Neden üflüyorsun?”

      Üflemeye devam edip yanıtladı:

      “Sütümün içinde yelkenli bir kayık var, karaya ulaşabilmesi için ona rüzgâr yapıyorum!”

      Utanmadan bir de benimle dalga geçiyordu.

      “Sen bilirsin.” dedim. “Cevabı bilemezse tabii insan dalga geçmeyi yeğler.”

      “Neyin cevabını?” dedi. Hah! İlgisini çekmiştim işte. “Süte niçin üflediğini sordum.”

      Yüzüme dik dik baktı. “Bu işin arkasında bir numara mı var?” demek ister gibiydi. Sonra da, “Anladım.” dedi. “Yine Bilimoyun sayfalarına bir şeyler uydurmaya çalışıyorsun.”

      “Uydurma mı?” diye bağırdım. “Ne uydurması? Bilim yapıyoruz burda bilim! Söylesene neden üflüyorsun?”

      Acar sütünü kafasına dikti ve, “Ne biliiim?” dedi. Siz biliyor musunuz?

Kaynak: Zaman




Google