Google
Cur-Cuna - Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalınız! Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalı
Ana Sayfa - Ajanda - Astroloji / Burçlar - Cep - Dosya - Eğitim - Ev / Dekorasyon - Faydalı Bilgiler - Giyim / Moda - Hobi - Kariyer - Kültür / Sanat - Magazin - Mekan - Otomobil 
Özel Günler - Sağlıklı Yaşam - Seyahat / Tatil - Spor - Teknoloji - Televizyon - Eğlence - Yaşam - Çocuk - Dostlarımız - Erkek - Genç - Kadın - Seri İlan - Ziyaretçi Defteri 
Kültür - Sanat
Televizyon



Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri
Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri - Sting Sting - Englishman in New York
      Resimli Webster sözlüğüne bakın, karizma sözcüğünün karşısında bu adamın resmi var: Sting!

Akşamlardan bir akşam kanallar arasında zaplarken BBC Prime'da (Michael Parkinson Talk-Show) karşıma çıkmaz mı? İşte bu yazıyı o programa borçluyuz.

Asıl adı Gordon Matthew Sumner
2 Ekim 1951 tarihinde Newcastle Upon Tyne'da doğdu.

Sting lakabı (arının iğnesi anlamına gelmektedir, malum) bir gün provaya çıktığında üstünde bulunan sarı siyah enlemesine çizgili futbol formasından geliyor.

Onu bu haliyle bir arıya benzeten arkadaşları 'Stinger' lakabını verdiler, daha sonra bu lakap 'Sting'e dönüştü.

Okulu bitirince erkenden evlenip çocuk sahibi oldu. Geçim derdine, Katolik Okulunda İngilizce öğretmenliği ve futbol koçluğuna başladı. Sonradan öğretmenlikten ayrılıp müzisyen olmaya karar verdi. Dedikodulara bakılırsa, öğretmenliği bırakmasının nedeni, kız öğrencilerinden biriyle arasında geçen bir ilişkidir. Hatta 'Don't Stand so close to me' şarkısının bu olayı anlattığı rivayet edilir.

BBC'deki programda Sting'in sorulara verdiği cevaplardan bazılarını aktarayım da, oturduğum yerden 'Araştırmacı gazetecilik' oynayayım bari..

"Babam, yaptığım işi hiç ciddiye almadı. 'Ne zaman doğru dürüst bir iş yapacaksın?' der dururdu. Ama en büyük iltifatını da ölüm döşeğinde yapmıştı bana.. 'Bak baba, ellerimiz aynı.. Benimkiler adeta seninkinin bir kopyası' demiştim. 'Evet ama sen o elleri benden daha iyi kullandın..' dedi"

"Evet.. Okulda dayak yedim. Aslına bakarsanız bana faydası da oldu. Yani 2000 genç erkeği başka nasıl disiplin altına almalarını bekleyebilirdiniz ki o yıllarda?"

"Okulu sevmedim aslında. Ama orada tanıdığım bir kaç İngilizce öğretmenime hala minnetarım. Okul bittikten sonra da yeni şeyler öğrenmeye devam etmemi onlar sağladı."

"16 Yaşına kadar etrafımda kız yoktu denebilir. Erkek okulunda okudum ben. O zamanlar bir dans kulübüne gidip, gördüğümüz bir kıza yaklışıp 'Afedersiniz, dans edebilir miyiz lütfen?' diyebilmek, eğer cesaretimizi toplayabilmişsek yani, yapabileceğimiz en büyük kahramanlıktı. Kız bizi umursamadan tavana bakar, cevap bile vermezdi. Biz de 'teşekkürler..' deyip ayrılırdık yanından"

"Öğretmenlikten neden mi ayrıldım? Parası çok düşüktü. Ayrılacağımı söylediğimde 'Ama emekliliğini yakacaksın' dediler, 'gene de ayrılıyorum' dedim"

"İçgüdülerimi izleyecek cesaretim vardı."

"Steward Copeland bana telefon numarasını vermiş ve 'Londra'ya gelirsen beni ara.' Demişti. Londra'ya geldiğimde elimde başka telefon numarası da yoktu zaten. Onu aradım ve 'Hey, şehre geldim..' dedim. 'Nerdesin şu anda?' diye sordu.. 'Aslına bakarsan, evinin olduğu caddedeyim' dedim."

"Roxanne şarkısı ilk çıktığında BBC yasaklamıştı, biliyor musunuz? Evet,bir fahişeden bahseder bu şarkı. Sokakta iş tutan fahişeleri ilk gördüğümde 'Acaba bunların aşk hayatı nasıldır?' diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yani, iki boyutlu aşk pek de ilginç değildir. Ben seni severim, sen beni seversin. Bunun üstüne pek fazla tema çıkmaz. Ama aşk üç boyutlu olursa, sen onu seversin fakat o bir başkasını sevmektedir, işte o zaman ilginç bir konu yakaladın demektir."

"Amerika'daki ilk konserlerimizden birinde sadece 3 dinleyicimiz vardı.. Ama salonun değişik köşelerinde oturuyorlardı. Biz de (Police grubu) üç kişiydik zaten. Onlara dedim ki 'Hey, uzakta dumayın, şöyle yakına gelin.. Sizlerle tanışalım..' Sonra öğrendik ki bu üç dinleyici de yerel radyolarda çalışan DJ'lermiş. 'Biz sizin plaklarınızı çalarız hep..' dediler.. Seyircinizi asla küçümsememek lazım, anlıyorsunuz değil mi?"

"Every Breath You Take şarkım en başarılı olduğum ve en çok gurur duyduğum şarkıdır. Berbat günler yaşıyordum bu şarkıyı yazarken, dünya omuzlarıma yıkılıyordu sanki. O sırada Jamaika'da, bir zamanlar Ian Fleming'in oturduğu banktaydım ve bu şarkıyı yazdım. Başarılı olacağını hemen anladım. Amerikan müzik listeleri tarihinde en uzun süre bir numara kalan şarkıdır bu."

(11 Eylül tarihinde düzenlediği özel konser parti hakkında)
"Toskana'daki evimde bir parti verecektim ve 200 kişiye zaten davetiyeler gitmişti, herşey hazirdi. Sonra New York ve Washington'dan o korkunç haberler geldi. Hepimiz altüst olmuştuk. 'Ne yapalim?' diye sordum oradakilere.. 'Sen çalmaya devam et' dediler. Herkes üzgündü. Düşündügüm konser bu degildi tabii ki. Ve Fragile şarkisini söyledim.. Günün anlamina da uydu. Bu şarki aslinda John Lennon'un ölümü üzerine yazilmişti. Ölüm karşisinda ne kadar zayif ve kirilgan oldugumuzu bir kere daha hatirladik. Ama herşeye ragmen müzige devam etmeliydik. Terörizmin amaci da zaten bizi hayata baglayan güzel şeylerden koparmak, öldürmek degil mi? Hayata bagli kalmak, terörizm karşisinda takinmamiz gereken tavirdi."

"Ben çok şansliydim her zaman. Benden daha iyi müzisyenlerle çaliştim.Onlarin yeteneklerini zorlayacak şarkilar yaziyordum ve onlar coşkuyla çaliyorlardi. Ben de onlardan bir şeyler ögrenmeye çalişiyordum. Zaten hayat gizemli bir yolculuktur, ögreneceginiz şeyler hiç bitmez. 50 yaşima geldim ve bir elli yil daha ögrenmeye devam edebilirim yani..."

Eh, yazinin anlamina uysun diye, üstadin 'Nothing Like the Sun' albümünden iki şarkisini da kisaca irdeleyelim bari..

ENGLISHMAN IN NEW YORK
I don't drink coffee I take tea my dear
I like my toast done on one side
You can hear it in my accent when I talk
I'm an Englishman in New York

See me walking down the Fifth Avenue
A walking cane here at my side
I take it everywhere I walk
I'm an Englishman in New York

I'm an alien I'm a legal alien
I'm an Englishman in New York
I'm an alien I'm a legal alien
I'm an Englishman in New York

If "manners maketh man" as someone said
Then he's the hero of the day
It takes a man to suffer ignorance and smile
Be yourself no matter what they say

I'm an alien I'm a legal alien
I'm an Englishman in New York
I'm an alien I'm a legal alien
I'm an Englishman in New York

Modesty, propriety can lead to notoriety
You could end up as the only one
Gentleness, sobriety are rare in this society
At night a candle's brighter than the sun

Takes more than combat gear to make a man
Takes more than license for a gun
Confront your enemies
Avoid them when you can
A gentleman will walk but never run

If "manners maketh man" as someone said
Then he's the hero of the day
It takes a man to suffer ignorance and smile
Be yourself no matter what they say

I'm an alien I'm a legal alien
I'm an Englishman in New York
I'm an alien I'm a legal alien
I'm an Englishman in New York

NEW YORK'TA BİR İNGİLİZ
Ben kahve içmem, çay alirim azizim
Ekmegimi tek yüzü kizartilmiş severim
Aksanimdan duyabilirsin ben konuşurken
Ben New York'ta bir İngilizim

Beşinci Caddeden aşağı yürürken görün beni
Bir yanımda bastonum
Her gittiğim yere götürürüm onu
Ben New York'ta bir İngilizim

Ben bir yabancıyım, yasal bir yabancı
Ben New York'ta bir İngilizim

Eğer 'tavırlar belli ederse adamı'
Birilerinin dediği gibi
O zaman günün kahramanı odur
Adam olmak gerek
Vurdumduymazlığa (ve cehalete) katlanıp
(Gene de) gülümsemek için
Sen kendin ol, başkaları ne derse desin

Tevazu ve efendilik
Adamın adını kötüye çıkartabilir
Bir de bakmışsın tek kişi kalıvermişsin
Nezaket ve ciddiyet az bulunur bu toplumda
Geceleyin bir mum güneşten daha parlaktır (oysa)

Adam olmak için dövüş takımından fazlası gerek
Silah ruhsatından fazlası gerek
Düşmanlarınla yüzleş
(Ama) kaçın onlardan eğer mümkünse
Bir centilmen yürür ama asla koşmaz

Eğer 'tavırlar belli ederse adamı'
Birilerinin dediği gibi
O zaman günün kahramanı odur
Adam olmak gerek
Vurdumduymazlığa (ve cehalete) katlanıp
(Gene de) gülümsemek için
Sen kendin ol, başkaları ne derse desin

Ben bir yabancıyım, yasal bir yabancı
Ben New York'ta bir İngilizim

FRAGILE
If blood will flow when flesh and steel are one
Drying in the colour of the evening sun
Tomorrow's rain will wash the stains away
But something in our minds will always stay

Perhaps this final act was meant
To clinch a lifetime's argument
That nothing comes from violence
And nothing ever could
For all those born beneath an angry star
Lest we forget how fragile we are

On and on the rain will fall
Like tears from a star like tears from a star
On and on the rain will say
How fragile we are how fragile we are

KIRILGAN
Et ve çelik birleştiğinde kan akacaksa
Akşam güneşinin renginde kuruyup
Yarınki yağmur kalan lekeleri yıkar götürür
Ama aklımızda birşeyler hep kalacak

Belki bu son sahnenin amacı
Bir ömür boyu süren davayı perçinlemekti
Şiddetten hiçbir şey kazanılmaz
Hiçbir şey kazanılamazdı
Kızgın bir yıldızın altında doğanlar için
Unutmayalım ne kadar kırılgan olduğumuzu..

Tekrar tekrar yağmur yağacak
Bir yıldızın gözyaşları gibi
Yağmur tekrar tekrar söyleyecek
Ne kadar kırılgan olduğumuzu

Lionel Richie - Hello
Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri       Sevda çok müşkül iştir, malum.
Hoşlandığınız biri vardır, gidip ona açılmak istersiniz. I-Ih bir türlü cesaret edemezsiniz.

Ya onun başka bir sevdiği varsa?
Ya o aslında başka türlü birini hayal edip bekliyorsa?

Zor iştir zor!

Lionel Richie dostumuz işte bu sorunsala yaklaşıyor 'Hello' şarkısında.

Şarkının klibi de ilginçtir.
Delikanlı çocuk Lionel akademide öğretim üyeliği yapmaktadır. Aynı akademinin öğrencilerinden kör bir manitaya aşık olmuş, hep onun yollarını gözlemekte hatta bale derslerini bile dikizlemektedir.

Ama tabii kızın bunu görmesi mümkün değildir.
(Ya da biz öyle sanıyorduz? Oysa klibin sonunda çok hoş bir sürprizle karşılaşacağız)

Aşkın ve her türlü çılgınlığın depreştiği saatler gecenin indiği saatlerdir, bilirsiniz.

Delikanlı Lionel da geceleyin aşkı depreşince telefona sarılıyor, kızın numarasını çeviriyor ve "Hello, is it me you're looking for?" demek istiyor ama basireti bağlanıp ağzı kilitlendiğinden bir şey söyleyemiyordu bahsettiğim klipte.

Kız da "Telefonuma bir sapık dadandı herhalde?" diye düşünüp büsbütün huzursuz oluyordu muhtemelen.

Ben de düşünüyordum o sıralarda:
"Lionel'ın buradaki asıl sorunu kıza duygularını açmak değil. Ona karşı duyduğu hislerin ACIMA OLMADIĞINA, onu GERÇEKTEN SEVDİĞİNE kızı İKNA ETMEK herhalde?"

Bir de şunu düşünüyordum:

"I've just got to let you know
'cause I wonder where you are
and I wonder what you do.."

Yani senin, sırf o sırada nerede olduğunu ve ne yaptığını merak ediyorsun diye.. tanıştırılmadığın kıza telefon etmen mi lazım?

Burada 'çünkü' bağlacını kullanıyorsan, iki cümleyi nedensellikle birbirine bağlıyorsun demektir.
(Siz bakmayın, ben kelimeleri böyle fazla takarım kafama!)

Kız aslında 'onun nerede, ne yaptığını merak edecek' birini arıyor olabilir mi?

Lionel Richie, söyle bana, kadınlar hakkında benim bilmediğim neler biliyorsun daha başka?

Please tell me how to win HER heart,
cause I haven't got a clue...
Sevda çok zor bir mesele.. Çok.. I've just got to let HER know..

HELLO
I've been alone with you inside my mind.
And in my dreams
I've kissed your lips a thousand times.
I sometimes see you pass outside my door.

Hello! Is it me you're looking for?

I can see it in your eyes
I can see it in your smile
You're all I've ever wanted
And my arms are open wide.
Cause you know just what to say
And you know just what to do
And I want to tell you so much
I love you!

I long to see the sunlight in your hair
And tell you time and time again
How much I care.
Sometimes I feel my heart will overflow

Hello! I've just got to let you know

Cause I wonder where you are
And I wonder what you do
Are you somewhere feeling lonely?
Or there's someone loving you?
Tell me how to win your heart
For I haven't got a clue.
But let me start by saying:
I love you!

Eagles- Hotel California
Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri       Hotel California şarkısını duymayan, bilmeyen var mı?

Şarkımız Hotel California 1976 yılında yayınlandı.

(1998'de Amsterdam'da aldığım nüshanın kapağını yanda görüyorsunuz.

Plak içinde klipvari fotoğraflar da var. Çok şanslı bir adamımdır huyum kurusun)

Daha sonra 1980'de "Eagles Live", 1985'te "Best of Eagles" ve 2000'de (dört CD'lik) Eagles - Selected Work albümünün 2. CD'si olan "the Dark Side" CD'sinde yer aldı.

Hotel California'nın öyküsü, Don Felder'in 12 telli gitarla giriş yapacağı bir şarkı tasarlamasıyla başladı. (Şarkının özellikle konser versiyonunu dinlemiş arkadaşlar, şarkının finalindeki gitar soloyu atan kişinin adını da öğrenmiş oldular böylece değil mi?) Don Henley daha sonraları Rolling Stone dergisine verdiği bir röportajda, Hotel California şarkısının o tarihlerde Holywood'taki hayatın ve şöhret dünyasının sert gerçeklerini anlattığını söyleyecektir. "O günlerde her gün Cadılar Bayramı gibiydi. Ruhsal ve cinsel deneyler bir yerlerde karışıyordu" diye anlatır. Şarkının rezonansı klasik mitolojik bir şekli andırır: Kahramanın, yolculuğu sırasında karanlık güçlerle karşılaştığı bir arayış öyküsü. "Hepsi de okulda öğrendiğim şeylerdi.. şu farkla ki, şarkının teması Güneybatı Amerika'da geçiyordu.." diye devam eder Henley.
Glenn Frey de bir röportajda şöyle diyordu:
"Bu Hotel California'yı da nasıl düşündük?.. Şöyle: sanki Alacakaranlık Kuşağı gibi çok sinematik bir şey olacak diye düşünmeye başladık. İşte birinci mısrada bir adam otoyolda gidiyor, biliyorsunuz, sonraki mısra ilerdeki bir otelden bahsediyor, sonra orada bir kadın var, içeri giriyor. Bilirsiniz, bu tarz işte.. Bir seferde hepsini ortaya koyuyorsunuz, illa ki bilerek de değil, ama bir araya geldiğinde güçlü bir anlatımı olan bir tarz, ve adeta bundan kendi sonuçlarınızı kendiniz çıkartıyorsunuz... Yani şiirsel ufuklarımızı genişletmeye çalışıyoruz ve garip bir mizansenden bir şeyler çıkartma gayretindeyiz, Don'ın yaptığı gibi...."

Hayat yolculuğunda pek çok yerde konaklarız. Çoğu, dışarıdan göründüğünden farklıdır. Ve bazen dışarı çıkmak mümkün olmayabilir.

Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri

On a dark desert highway cool wind in my hair
Warm smell of colitas rising up to the air
Up ahead of a distance saw a shimmering light
My head grew heavy and my sight grew dim
So I had to stop for the night

Karanlık ve ıssız bir otoyolda arabasıyla yol almakta olan kahramanımız saçlarında serin bir rüzgar hissetmektedir.
(Araba cabriole veya camlar açık.. veya sunroof var o açık)
Uyuşturucunun ılık kokusu ise havaya dogru yükselmekteyken, ileride titrek bir ışık görünür... Kahramanımız farkeder ki kafası ağırlaşmiş görüşü bulanıklaşmıştır.. Trafik kurallarına saygılı bir sürücü olduğundan bu halde yola devam edemeyeceğini anlar ve geceyi geçirmek üzere bir yerde durması gerektiğine karar verir..

There she stood in the doorway heard the mission-bell
I was thinking to myself this could be heaven or this could be hell
Then she lit up a candle she showed me the way
There were voices down the corridor, thought I heard them say:
'Welcome to the Hotel California..
Such a lovely place..(such a lovely place)
Plenty of room at the Hotel California
Any time of the year you can find it here

Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri Orası meğer bir otelmiş. Resepsiyon masasındaki zilin sesini (mission-bell deniyor) duyup gelir bir kadın ve içeri açılan kapının ağzında durur..Adamımız ise 'Burası ne biçim bir yer? Cennet mi cehennem mi acaba?' diye düşünmektedir. (Dante'nin ilahi komedyasını hatırlayınız.. Cennet ile Cehennem arasında -Araf'ta- kaybolmuş ruhlar meselesi)

Sonra kadın bir mum yakar ve yolu gösterir. Koridorun derinliklerinden gelen bir takım sesler duyar adamımız sanır (düşünür) ki o sesler şöyle demektedir:
'Hosgeldin(iz) Otel Kaliforniya'ya.. Ne sevimli bir yer
Bir sürü odası vardır.. Yılın her zamanı bulursun onu burada...'

Her mind is tiffany twisted she got a Mercedes Bends
She got a lot pretty pretty boys she calls friends
How they dance in the courtyard sweet summer sweat
Some dance to remember some dance to forget
So I called up the captain 'Please bring me my wine..'
And he said 'We haven't had that spirit here since nineteen sixty nine..'

Still those voices are calling from far away
Waking you up in the middle of the night just to hear them say:
'Welcome to the hotel california.. such a lovely place .. such a lovely face
Living it up at the Hotel California.. what a nice surprise.. bring your alibis...'

Adamımızın gördüğü bu kız kafayı tam yemiştir. Ama kıvrak bir vucuda sahiptir. 'Arkadaşımdır..' diye tanıttığı pek çok hoş çocuk da arka bahçede 'tatlı bir yaz teriyle' dans etmektedirler.. Kimisi hatırlamak kimiyse unutmak için dans etmektedir. Bunu gören adamımız aşka gelir ve şef garsonu çağırarak 'bana şarabımı getirin..' buyurur.. Şef garson da der ki 'Bu içkiyi/ruhu 1969'dan beri görememiştik..'
Dikkat: Kelime oyunu. Spirit İngilizce de hem 'ruh/espri' hem de alkollü içki anlamına gelir.. (bkz nane ruhu.. yok .. olmadı.. o içilmez..)
Adam ise gaipten gelen sesleri duymaya devam etmektedir. Uzaklardan gelen sesler geceleyin onu uyandırır ve adam seslerin şöyle söylediğini duyar:

'Hoşgeldin(iz) Otel Kaliforniya'ya..
Ne sevimli bir yer.. ne sevimli bir yüz
Otel Kaliforniya'da yaşarsın bunları (neşelenir/canlanırsın) ne hoş bir sürpriz... Şahitlerini getir ..'

Mirrors on the ceiling and pink champaigne on ice
And she said 'we're all just prisoners here of our own device..'
In the Master's Chamber they gathered for the feast
They stab it with their steely knives but just can't kill the beast
Last thing I remember I was running for the door
I had to find a passage back to the place I was before
'Relax..' said the night man 'we're programmed to receive...
You can check out any time you like but you can never leave..'

Adamımız tavandaki aynaları ve buzlu pembe şampanyayı farkeder. (Muhtemelen kızla sevişmek üzere bir mekana çekilmişlerdir)
Kız ona der ki "Aslında hepimiz kendi aletimizin tutsağıyız burada"
(Buradaki alet/araç denilen sey sex dürtüsü, uyuşturucu tutkusu veya her ikisi de olabilir)
Büyük salonda (master's chambers) toplanırlar (birileri) ve parlayan çelik bıçaklarıyla 'hayvanı' bıçaklarlar ama öldüremezler..
(Buradaki hayvan- 'beast' vahşi ve iri hayvan oluyor.. İnsanın ruhu, vahşi içgüdüleri olabilir. YA DA, uyuşturucu müptelalarının kriz halindeyken gördükleri hayvan olabilir. Burada benim tefsir ilmim biraz yaya kalıyor) Belki de o kız, erkekleri kandırıp bir nevi kurban ayinine yemlik mi yapmaktadir...???)

Kahramanımız bir anda bu otelin gerçek yüzünü farkeder. Hatırladığı son şey kapıya doğru koşmakta olduğudur, daha önce bulunduğu yere çıkan bir geçit bulmak zorundadır.
"Rahatla..." der gece adamı.. "hepimiz almaya programlandık... istediğin zaman çıkış işlemlerini yaptırabilirsin ama asla ayrılamazsın..."

Şarkının finalindeki uzun gitar solosu boyunca adamın akibetini merak ederiz. O artık sizin hayal gücünüzün onu götürdüğü yere gitmiştir.
Ve muhtemelen hep orada kalacaktır.

Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri

USA for Africa - We are the World
      Kendi adıma konuşayım: Para beni hiç şımartmadı.
"Hayır işlerine girişeyim de millete hava atayım" pozlarına yatmadım asla. Çünkü şımaracak kadar para kazanmak nasip olmadı hiç!

Sanatçı milletinin hayırseverliği depreşir bazen. "O kadar para kazanıyoruz bu alemde, bir de insanlığa faydalı bir iş yapalım da namımız yürüsün.." derler. Yağmasan da gürle... Maksat, dostlar alışverişte görsün.

Buradaki ince noktayı görebildiğinizi sanıyorum: Sanatçı milleti elini cebine atmıyor. Bilmem ne yararına 'para almadan' sahneye çıkıyor. Sahneden inerken ise 'hayır işlemiş büyük insan' oluyor. Bu işler sırasında yaptığı masrafları da gider göstererek vergiden düşüyor.
Yani bütün bu hayırseverlik numaraları, SHOW ve gösteriş işinin bir parçası.

1980'li yılların ortalarında "Afrika'ya yardım edelim" modası çıktı. 1984 yılında İngiliz sanatçılardan kurulu Band Aid topluluğu 'Do They Know It's Christmas?' şarkısını yapmıştı. Bu fikirden ilham alan Amerikalı bazı menajer, yapımcı ve sanatçılar; Etiopya'da açlık çekenlere yardım amacıyla bir girişim başlattılar.

Prodüksiyon ve yönetimini Quincy Jones'un yürüttüğü We are the World şarkısının öyküsü böyle başlar.

Michael Jackson ve Lionel Richie tarafından yazılan şarkıyı USA for Africa (ki buradaki USA, United Support of Artists olarak okunacak) adıyla bir araya gelen Amerikalı sanatçılar 28 Ocak 1985 tarihinde Hollywood'taki A&M stüdyolarında kaydettiler.

O gece, Amerikan Müzik Ödüllerinin verildiği geceydi ve pek çok sanatçıyı bir araya getirebilmek için özel olarak seçilmişti. Quincy Jones, kayıt için beklenen sanatçılara yazılı olarak iletmiş olduğu davetiyede "Egolarınızı kapıda bırakın" diye yazmıştı.

7 Mart 1985 tarihinde piyasaya çıkan plağın üretim ve dağıtım giderlerini Columbia Records karşılamış ve o haftasonu gelmeden 800.000 kopya satılmıştı.

Billboard listesine 21. Sıradan giren plak 5 Nisan tarihinde 5.000 radyo istasyonu tarafndan aynı anda çalınmış ve 13 Nisan 1985'te Amerika listelerinde bir numaraya kadar çıkarak dört hafta süreyle orada kalmıştı.

Bu şarkı 1985 Yılın Eni İyi Şarkısı, Yılın Plağı ve Bir Grup tarafından seslendirilen En İyi Pop Performansı dallarında Grammy ödüllerini de aldı.

Bu single Amerika'da 7,5 milyonluk satış rakamına ulaştı. Albüm, video ve ilgil ticari materyellerin satışından 50 milyon dolar civarında para toplanmış oldu.

Bu paraların nereye ve nasıl harcandığı konusunu lütfen karıştırmayalım. Şu kadarını söylemek mümkün: Afrika'da hala açlık ve yoksulluk var. Globalizasyon denilen süreç dünyanın her yanında açlık ve yoksulluğun giderek yayılmasına hizmet ediyor.

12 Eylül 2006'daki Jay Leno programına katılan Lionel Richie, bu şarkı aleyhine 32 tane dava açılmış olduğundan da bahsetmişti.

Bu şarkının hem Amerika'da hem Avrupa'da bazı esprilere ve komedi showlarına konu olması bir yana, Culturcide grubu da bu şarkıyı 'They're Not the World' adıyla cover'lamış ve USA for Africa grubunu hayır işi yapmak yerine hava atmakla suçlamıştı. Hayır işi olduğu söylenen bu etkinliğe limuzinlerle giden USA for Africa ekibini herkes minnetle anmıyordu demek ki...

Şarkının sözleri konusunda da bazı tartışmalar yaşandı. Stevie Wonder şarkının bir bölümünü Swahili dilinde okumak istediğin söyleyince, Bob Geldof Etiyopyalıların bu dili konuşmadıklarını belirtmek zorunda kalmıştı. Michael Jackson ise şarkının bir bölümünü "Shalim Shalingay.." diye söylemek istediğinde anlaşmazlıklar çıktı çünkü bu lafın hiçbir anlamı yoktu.

Şarkının Willie Nelson tarafından seslendirilen bölümünde "As God has shown us by turning stones to bread..." (Tanrı'nın taşları ekmeğe çevirerek bize gösterdiği gibi..) ifadesi yer alır.

Oysa Matta İncili'nin 4. Babında anlatılan bu olaya göre; Şeytan, Hz.İsa'yı denemek amacıyla taşları ekmeğe çevirmesini istemiş ancak Hz.İsa "İnsan sadece ekmekle yaşamaz" diyerek bu talebi reddetmiştir.
(Özetle: Hayır işine kalkışan bu arkadaşların, Kutsal Kitap'ın sözlerini bile değiştirdiklerini görüyoruz.)

İlave vokallerde Bob Dylan, Ray Charles, Stevie Wonder, Bruce Springsteen, ve James Ingram'ın da yer aldığı şarkının sözleri (o kısmı söyleyen şarkıcıların isimleriyle birlikte) aşağıda.

Aradan geçen bunca yıla rağmen kendisinden bahsettirdiğine göre bu şarkı amacına ulaşmış sayılmalı belki de... Siz ne dersiniz?

There comes a time when we heed a certain call (Lionel Richie)
When the world must come together as one (Lionel Richie & Stevie Wonder)
There are people dying (Stevie Wonder)
Oh, and it's time to lend a hand to life (Paul Simon)
The greatest gift of all (Paul Simon/Kenny Rogers)
We can't go on pretending day by day (Kenny Rogers)
That someone, somehow will soon make a change (James Ingram)
We're all a part of God's great big family (Tina Turner)
And the truth (Billy Joel)
You know love is all we need (Tina Turner/Billy Joel)

We are the world, we are the children
We are the ones who make a brighter day
So let's start giving (Michael Jackson)
There's a choice we're making
We're saving our own lives (Diana Ross)
It's true we'll make a better day just you and me (Michael Jackson/Diana Ross)

Well, send'em you your heart
So they know that someone cares (Dionne Warwick)
And their lives will be stronger and free (Dionne Warwick/Willie Nelson)
As God has shown us by turning stone to bread (Willie Nelson)
And so we all must lend a helping hand (Al Jurreau)

We are the world, we are the children (Bruce Springsteen)
We are the ones who make a brighter day
So let's start giving (Kenny Logins)
There's a choice we're making
We're saving our own lives (Steve Perry)
It's true we'll make a better day just you and me (Daryl Hall)

When you're down and out
There seems no hope at all (Michael Jackson)
But if you just believe
There's no way we can fall (Huey Lewis)
Well, well, well,
Let's realize that a change can only come (Cyndi Lauper)
When we (Kim Carnes)
Stand together as one (Kim Carnes/Cyndi Lauper/Huey Lewis)

Alphaville - Big in Japan
Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri       Yağmur yağıyordu ve benim canım sıkılıyordu.
Bana dedi ki: "Japonlarda boş zaman geçirme kültürü geniş..
Canın sıkılıyorsa katıl kurslarına, öğrenirsin işte ikebana, origami..."

"Hah tamam işte.." dedim
".. ben de origamiye inanıyorum. Bir erkeğe tek kadın yeter mi hiç?"

Sonra da eğilerek bana fırlattığı şemsiyeden kurtuldum. Bazı kızlar şakadan hiç anlamıyor.

Japonya dedin mi dur orada...
Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra dünyada müzik endüstrisine en çok para ödenen ülke Japonya'dır. En alakasız ülkelerdeki şarkıcı ve gruplar bile Japonya'da konser vermeye giderler, gitmişlerdir.

E bunun konumuzla ne alakası var? Patlamayın kardeşim, anlatıyoruz işte...
Bu o kadar böyleydi ki, kendi ülkelerinde başarısız olan rock grupları için şöyle bir espri yapılmaya başlandı:
"Bunların böyle berbat çaldıklarına bakma.. Onlar Japonya'da BÜYÜKmüş.."

Sonradan bu Big in Japan deyimi, başarısızlıkla sonuçlanmış her türlü eylem için söylenir oldu: "Burada işi berbat ettin, ama sen Japonya'da BÜYÜKSÜN.."

Espri, ironi, dalga geçme, züğürt tesellisi... ya da işte ne derseniz o!

Şimdi bekliyorum bakalım;
eksik İngilizce gramerlerine güvenip de benim Hotel California yorumumu yanlış bulan, ama sonra ben onlara İngilizce gramerin doğrusunu gösterip bir de üstelik Glenn Frey'in röportajını okutunca susup oturan ODTÜ'lü ukala arkadaşlar çıkıp
"Hayır, o öyle değil işte.. 'Big in Japan' dedikleri şey aslında Kawasaki marka motorsiklettir!" diyecek mi?
(Ya da ne bileyim, benim origami ile poligami kelimelerini ayırdedemediğimi de iddia edebilirler.)

Alphaville, Alman bir gruptu. Yıllar sonra bir araya gelip sahne aldıklarına bakmayın, orijinal kadroyu dağıtıp Afternoons in Utopia albümünü çıkardıkları zaman çoktan mazi olmuşlardı benim gözümde.
Bu grubun beyni ve solisti Marian Gold idi.

Bu adamın hem İngilizce telaffuzu anlaşılmazdı, hem de yazılı olarak şarkı sözlerini görseniz bile ne dediğini anlayamazdınız.

Hatta bir tarihte Onyedi dergisindeki bir röportajı okumuştum da, kendisine
"Ama gençler sizin şarkılarınızı anlayamıyor..." dendiğinde Marian Gold "Gençlerin şarkılarımı anlamadığını sanmıyorum. Müziğim kendisini anlatıyor.." gibi bir laf etmişti.

Müzik dediği de ne oluyor? O zamanların moda tarzı Breakdance idi.
Bu tarzın kült parçası olmuştu Big in Japan..

Yeri geldi ondan da bahsedeyim:
Bir zamanlar Gelişim Yayınları'nın çıkardığı 'Onyedi' isimli bir gençlik dergisi vardı. Yabancı gençlik dergilerinden aldığı yazı ve röportajları çevirip yayınlardı. O zamanlar Türkiye'de HEY dergisine ciddi bir rakip olmuşlardı denebilir.
Bu Onyedi dergisinin bizim ODTÜ'lülere benzeyen bir yanı vardı: şarkı sözlerini çevirirken epey bir çuvalladıkları olmuştur.

Mesela Alphaville'in Sounds like a Melody şarkısını 'Sesler Melodi gibi' diye çevirdiklerini; Duran Duran'ın Notorious şarkısında geçen "You pay the profits to justify your reasons" dizesindeki 'PROFIT' (Menfaat, çıkar) kelimesini 'PROPHET' (Peygamber) zannedip "Sen kendini haklı çıkarmak için Peygamberlere ödeme yapıyorsun.." diye çevirdiklerini çok iyi hatırlıyorum.

Alphaville gibi İngilizceden malül bir grubu, Onyedi gibi İngilizceden malül bir dergiden okumak ızdırap mıdır yoksa kötü bir espri midir, siz karar verin

Big in Japan'ın sözleri de işte yanda. Marian Gold karlı bir kış gecesinde "Yaptın bana yapacağını.. Gene yollara düştüm. Burada durup erkeğimi bekleyeceğim. Paramı ödersen yanında yatarım..." diyor.

Alphaville grubunda hiç kadın yoktu. Bu durumda Marian Gold, para karşılığı erkeklerle yatan bir gay midir? Hayatın anlamı nedir?

BIG IN JAPAN
Winter's cityside
Crystal bits of snowflakes
All around my head and in the wind
I had no illusions
That I'd ever find a glimpse
Of summer's heatwaves in your eyes
You did what you did to me
Now it's history I see
Here's my comeback on the road again
Things will happen while they can
I will wait here for my man tonight
It's easy when you're big in Japan
Aah when you're big in Japan-tonight...
Big in Japan-be-tight...
Big in Japan... ooh the eastern sea's so blue
Big in Japan-alright,
Pay! Then I'll sleep by your side
Things are easy when you're big in Japan
Oh when you're big in Japan

Neon on my naked skin, passing silhouettes
Of strange illuminated mannequins
Shall I stay here at the zoo
Or should I go and change my point of view
For other ugly scenes
You did what you did to me
Now it's history I see
Here's my comeback on the road again
Things will happen while they can
I will wait here for my man tonight
It's easy when you're big in Japan
Aah when you're big in Japan-tonight...
Big in Japan-be-tight...
Big in Japan... ooh the eastern sea's so blue
Big in Japan-alright, pay!
Then I'll sleep by your side
Things are easy when you're big in Japan

BoneyM - Rasputin
Unutulmaz şarkılar, şarkıcılar ve şarkı sözleri       Müzik bir sanat olmaktan çıktığı ve endüstriye dönüştüğü için mi hayatlarımız materyelleşti? Yoksa hayatlarımız materyelleştiği için mi müzik bir endüstriye dönüştü?
Ya da şöyle mi sormalı soruyu: Sizce müzik nedir?

Kendilerine 'müzik yapımcısı' denilen bir takım işadamları için, müzik 'para kazandıran şey' demektir. Bu mantık uyarınca, daha iyi para kazandıran müzik de daha iyi müzik anlamına gelir.

Hikayemizin kahramanı Frank Farian (asıl adı Franz Reuther) adlı Alman bir müzik yapımcısı. Günlerden bir gün Baby Do You Wanna Bump isimli bir şarkı yapar. Evet ama plağın üstüne "şarkıyı kimin söylediğine dair" bir şey yazmak lazım değil mi? Ah evet, işte size isim: BoneyM.

İşin komik tarafı şudur ki, o sırada ortada BoneyM diye bir topluluk falan yoktur.
Boney, Frank Farian'ın severek izlediği bir TV dizisinin kahramanı olan polisin adıdır.
BoneyM adı buradan çıkmıştır.

'Baby Do you Wanna Bump' şarkısı Belçika ve Hollanda'da büyük ilgi gördü. Hollanda televizyonu ve diskoları 'BoneyM Live Show' yapmak isteyince, işte ancak o zaman, BoneyM adında bir grup kurulmasına karar verildi. Seçmeler yapıldı ve Marcia Barrett, Liz Mitchell, Maizie Williams ve Bobby Farrell (ilk ikisi Jamaikalı, son ikisi Batı Hint Adaları'ndandır ve) bir araya getirilerek Made in Germany BoneyM grubu oluşturuldu.

Frank Farian'ın şahsında Alman dehasını tebrik etmemiz gerekiyor burada.
Yaratılacak şeyin dizaynını yaparsınız, gerekli parçaları bir araya getirirsiniz, buna bir marka verirsiniz ve piyasaya sürersiniz. Otomobil, televizyon veya bir müzik grubu farketmez.

BoneyM'in şarkı sözleri ilginçti:
Mesela Belfast şarkısında İrlanda iç savaşı,

Ma Baker'da bir gangsterin hayatı,

Rivers of Babylon'da Yahudilerin Babil sürgünü anlatılır.

Rasputin şarkısı, Gregori Efimoviç Rasputin'den bahsetmektedir.
Rus tarihindeki bu karanlık şahsiyet hakkında Bkz. http://it.stlawu.edu/ ~rkreuzer/ indv5/rasp.htm

Bu şarkı Türkiye'de meşhur olduğunda (sene 1979) reklam cingıllarına bile girdi ve melodisinin Katibim şarkısından (ç)alındığı iddia edildi.

Daha sonra Ayna grubu Rasputin şarkısını Dön Bak Aynaya adıyla söyledi (sene 1998) ve bu şarkının bestesinin Kafkasya kökenli olduğu iddia edildi.

Gel de çık işin içinden!

1970'lerin ikinci yarısında esen BoneyM rüzgarı, Amerika'da pek revaç bulmadı. Disco müziğin modası geçmeye başlayınca BoneyM de çözüldü gitti.

Ne diyorduk? Ha, evet!

Sizce müzik nedir?
Nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Ne olacak bizim halimiz?

RASPUTIN
There lived a certain man in Russia long ago
He was big and strong, in his eyes a flaming glow
Most people looked at him with terror and with fear
But to Moscow chicks he was such a lovely dear
He could preach the bible like a preacher
Full of ecstacy and fire
But he also was the kind of teacher
Women would desire

RA RA RASPUTIN
Lover of the Russian queen
There was a cat that really was gone
RA RA RASPUTIN
Russia's greatest love machine
It was a shame how he carried on

He ruled the Russian land and never mind the Czar
But the kasachok he danced really wunderbar
In all affairs of state he was the man to please
But he was real great when he had a girl to squeeze
For the queen he was no wheeler dealer
Though she'd heard the things he'd done
She believed he was a holy healer
Who would heal her son

RA RA RASPUTIN
Lover of the Russian queen
There was a cat that really was gone
RA RA RASPUTIN
Russia's greatest love machine
It was a shame how he carried on

But when his drinking and lusting and his hunger
for power became known to more and more people,
the demands to do something
about this outrageous man
became louder and louder.

"This man's just got to go!" declared his enemies
But the ladies begged "Don't you try to do it, please"
No doubt this Rasputin had lots of hidden charms
Though he was a brute they just fell into his arms
Then one night some men of higher standing
Set a trap, they're not to blame
"Come to visit us" they kept demanding
And he really came

RA RA RASPUTIN
Lover of the Russian queen
They put some poison into his wine
RA RA RASPUTIN
Russia's greatest love machine
He drank it all and he said "I feel fine"
RA RA RASPUTIN
Lover of the Russian queen
They didn't quit, they wanted his head
RA RA RASPUTIN
Russia's greatest love machine
And so they shot him till he was dead

Oh, those Russians...

Kaynak: gazozagaci.org




Google