Google
Cur-Cuna - Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalınız! Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalı
Ana Sayfa - Ajanda - Astroloji / Burçlar - Cep - Dosya - Eğitim - Ev / Dekorasyon - Faydalı Bilgiler - Giyim / Moda - Hobi - Kariyer - Kültür / Sanat - Magazin - Mekan - Otomobil 
Özel Günler - Sağlıklı Yaşam - Seyahat / Tatil - Spor - Teknoloji - Televizyon - Eğlence - Yaşam - Çocuk - Dostlarımız - Erkek - Genç - Kadın - Seri İlan - Ziyaretçi Defteri 
Kültür - Sanat
Televizyon



Sertab Erener'le çok özel
Hayat, evin içerisinde de “star” olarak sürmüyor
Sertab Erener'le çok özel       Sertab Erener, Eurovision’da kazandığı başarıyı daha üst düzeye taşımak için yakında Demir Demirkan ile birlikte New York’a giderek “Grammy” adaylığı için çalışmaya başlayacak. Bodrum’da gözlerden uzak bir hayatı tercih eden Erener, “Sahneye çıkan şöhretli bir insanın her zaman ’sahnedeymiş’ gibi yaşadığı düşünülüyor. Ama hayat, evin içerisinde ’star’ olarak sürmüyor” diyor.

      Bugün gerçek anlamda uluslararası bir star olduğunuzu düşünüyor musunuz?
      Doğduğunuz, büyüdüğünüz ve aynı dili konuştuğunuz ülkede bile 15 yılda bir yere geliyorsunuz. Sayısız albümler yapıyorsunuz, röportajlarınız çıkıyor. Bence, enternasyonal dünyada da kariyer yapabilmek için aynı süreye ihtiyaç var. Bu iş bence bir günde gelen Eurovision birinciliğiyle olacak şey değil. Yılmadan, adım adım, inatla ve sevgiyle doğru şeyler yaparak ilerlenebilecek bir kariyer hedefi. O yüzden, ben şu anda “Oldum, bittim” gibi bir şeyi söylemem. Ama önemli adımlar atmış olduğumu biliyorum. Avrupa’da da belirli bir bilinirliğim var. Japonya’da 50 bin satmak, hiç de küçümsenecek bir rakam değil. .

      Barış Manço’dan sonra siz mi geliyorsunuz Japonya’da?
      İnşallah öyle olacak. Ama bunu geliştirerek kendimi dünyada daha çok tanıtmam mümkün. Tabii ki kendi doğup büyüdüğüm yerdeki kariyerimi de devam ettireceğim ama artık “global” biri olmak istiyorum. Bu yüzden, Demir’le yakında “Painted on Water” projesine başlıyoruz.

      Demir Bey’le ortak şarkı söylüyor musunuz yeni projede?
      Ortak bir şarkı değil, ortak bir albüm hazırladık. Demir’le birlikte önce “Painted on Water” adlı bir grup kurduk. Aynı adı taşıyan albümümüzü de Mart ayında Avrupa’da, Amerika’da, Japonya’da ve Avustralya’da satışa sunuyoruz. Yakında albümün tanıtım konserlerini yapacağız. Biz Anadolu’nun bilindik melodilerini caz müzik tarzıyla yorumladık. Müzik tarzımız için ise, Blues, caz ve etnik müzik karışımı, “World Music” diyebiliriz. O kadar kendine ait bir müzik ki, dünyanın neresinde biri o albümden bir şarkı duyarsa, “Aa, bu ‘Painted on Water’ grubu” desin istiyoruz.

      Sanırım, bu albümle Grammy’e aday olacaksınız. Grammy, Eurovision’a kıyasla biraz daha zor gibi görünüyor, değil mi?
      Hiç de öyle değil. Bu bizim aşılamaz zannettiğimiz kendi duvarlarımız. Bütün bu duvarları daha önce aştığınız zaman, kendinize daha büyük hedefler koymak için çekinmiyorsunuz. Buna hem Demir, hem de ben inanıyoruz. Kendisine ait sound’u olan ve dünyanın hiçbir yerinde taklidi olmayan iyi bir müzik yaptığınızda, kaç kişiyle buluşacağı hiç önemli değil. İnsanlar eninde sonunda müziğinizi bir yerlerden bulup dinliyor.

      Grammy almanın yolu nereden geçiyor?
      Grammy, tıpkı Nobel gibi bir vakıf. Öncelikle Grammy’e aday oluyorsun. Müzisyenler, şarkıcılar ve söz yazarları Grammy’nin üyeleri oluyor. Bu üyeler, Amerika pazarında çıkan ve Grammy’e adaylığını koyan albümleri dinleyip oyluyorlar. Oylama sonucunda, yüzlerce kategori için birkaç albüm “Grammy adayı” oluyor. Grammy’e aday olabilmek için, ABD’deki müzik radyolarının albümünü sık çalıyor olması lazım. Ayrıca, bu radyolarda bir numaraya çıkmış olman da gerekiyor.

      Eurovision, hayatınızda neleri değiştirdi?
      Eurovision’daki o birincilik hem benim kariyerim, hem de kişisel olarak hayata bakışımda ciddi bir dönüm noktasıdır. Avrupa’yı, dünyayı ve bütün müzik endüstrisinin oyununu tanıdım. Müzik dünyasında etkili birçok insanla tanıştım. “Global Business”ın nasıl bir oyun olduğu hakkında bir fikrim var artık. “Lokal market (yerel pazar)” başka, dünyaya açılmak bambaşka bir iş... Dünya, artık küçük bir coğrafya değil. Hedeflerini artık “global dünya” üzerine kurmaya çalışıyorsun. Çünkü kazandığın başarının getirdiği güven, sana bunları yaptırmak istiyor.

      Eurovision, hâlâ Türk insanının güncel tartışma konuları arasında. Sizce, bu kadar hayatımızın içinde olmalı mı?
      Yurtdışında bizim gibi hiçbir zaman birinci olamamış, her yıl “Evet, bu yıl birinci olacağız” diye debelenen ve kompleks duyan başka ülkeler de var. Bence bu çok normal. Çünkü bu bir yarışma ve kazanmak istiyorsun. Kazanamadıkça da stres yaratıyor. Eurovision, önemli bir yarış olduğu için ülkemizde her zaman bir değer teşkil edecektir. Çünkü “Eurovision” artık bir olgu...

      Büyük başarılara imza atan star’lar, genelde çok hızlı yaşıyor. Sizin ise içe dönük, “mütevazı” bir hayat tarzınız var...
      Sahneye çıkan şöhretli bir insanın her zaman “sahnedeymiş” gibi yaşadığı düşünülüyor. İnsanların kendi yeteneklerini en güzel şekilde gösterebildikleri ve yıldızlarının parladığı o en ihtişamlı an, tabii ki hayatın içindeki mükemmel bir an. Ama hayat, evin içerisinde de “star” olarak sürmüyor. Sonuçta, tek başına kaldığınızda herkesten bir farkınız yok. “24 saat sahnedeymiş” gibi bir yaşam bence abartılı ve gereksiz. Ben buna ihtiyacım olmadığını gördüm. Belki de, “İçe dönük birey olduğum” yorumu da buradan kaynaklanıyor. Ama ben bundan keyif alıyorum.

      Niçin İstanbul’dan kaçıp Bodrum’a gittiniz?
      Biz Bodrum’a önce bir albüm yazmaya gittik. Üç aylığına orada ev tuttuk. Fakat zamanla gördük ki, bu yaşam bizi çok mutlu ediyor. Sonra da “Neden biz burada yaşamıyoruz?” dedik. Aslında Bodrum’dan biraz uzakta, Ortakent’in tepesinde “Yakaköy” adlı bir köyde yaşıyoruz. Bizim eve giderken yol da bitiyor. Arkadaşlarıma tarif etsem bile zor buluyorlar. Dağ başı gibi bir yerde tam bir köy hayatı yaşıyoruz.

      Hiç sıkıldığınız olmuyor mu?
      Bazı arkadaşlarım “Orası dağ başı, hiç korkmuyor musun, sıkılmıyor musun?” diyor. Hiç öyle sıkıntılarım yok. Hatta gün nasıl geçiyor, nasıl bitiyor, anlamıyorum bile... Çok mutluyum, sakin bir hayatım var. Şehir hayatı çok hızlı ve kalabalık. 17 milyon insanın yan yana yaşıyor olması fikri, “delirtici”... Asansöre bile bindiğinizde, kendinize ait şahsi alan ortadan kalkıyor. Bir süre sonra, kendini korumaya alıyorsun. Bu da zamanla üzerinde bir stres yaratıyor. Ama Bodrum gibi geniş ve yalnız kalabildiğin bir yerde, bu stres omuzlarından kalkıyor. Psikolojik olarak da rahatlıyorsunuz. Ayrıca, doğa ile yan yana olmak da başka bir duygu. Buna biz “kaçış” değil de, bir çeşit “terapi” diyoruz. Kendimize yaptığımız bir iyilik.

      Organik mi besleniyorsunuz orada?
      Evet... Şimdi de bahçede küçük bir sera yapmaya karar verdik. Bodrum’da bazı şeyleri daha kolay yetiştirebiliyorsunuz. Hormonsuz bahçe domatesi, sebze ve meyve bulma ihtimaliniz daha yüksek. Köyde kendi manavlarım var. Yağmur yağıyor, ardından güneş açıyor, bir bakıyorsunuz hemen mantarlar çıkmış. “Mantar çıktı mı Ali Usta?” diye Köylü Ali’ye sesleniyorum. “Var, var Sertab Hanım” deyip bir torba büyük vahşi mantarı bana getiriyor. Mesela, soğanla mantarı kavurup yediğimiz akşamlar oluyor... Tabii ki şehir hayatından çok daha iyi bir hayat.

      Bodrum’da bir gününüz nasıl geçiyor?
      Bodrum’da kendimle baş başa kaldığım, güneş doğunca uyandığım, batınca uyuduğum, kedi köpekle ve doğayla iç içe bir hayatım var. Kah zeytin ağacıyla, kah ineklerle, yaban domuzlarıyla uğraşıyorum. Beynimizi dinlendiriyoruz. Demir’in annesi ve babası da Bodrum’da yaşıyor. Onlarla çok sık görüşüyoruz. Bodrum’da daha çok şey düşünüp, daha pozitif şeyler üretebiliyoruz. Yapmak istediklerimiz için de daha çok motive oluyoruz. Beynimizi orada rahatlıyoruz, sonra da İstanbul’a gelip bir asker gibi çalışıyoruz. Yorulunca tekrar Bodrum’a dönüp kendimizi şarj ediyoruz. Bodrum’daki evde Demir’le birlikte uzun uzun Çin çayı içiyoruz. Bunun dışında, yemek pişirmeyi de çok seviyorum.

      En çok hangi yemeği yapıyorsunuz?
      Biz yemek konusunda da yaratıcılığımızı kullanıyoruz. Tabii ki, ikimiz de vejetaryeniz. “Doğru beslenelim” derken arada garip yemekler de icat ediyoruz. Mesela, meşhur fondüyü yağla değil, suyla yapıyoruz. Balık alıyoruz ve fondü tasına su koyup içine “aromatik” şeyler de ekleyerek kaynamış suda balık yapıyoruz. Çok sağlıklı oluyor. Herkese tavsiye ederim.

Biz kozmozun önünde evliyiz
Sertab Erener'le çok özel       Demir Bey’le beraber şarkı söylemek nasıl bir his?
      11-12 yıldır hayatı paylaştığın ve kendini en doğru ifade ettiğin biriyle, müziği de paylaşıyor olmak büyük bir ayrıcalık. Sahnede yan yana müzik yapıyor olmak çok keyifli ama kendimizi “Albano-Romina Power” çifti gibi de hissetmiyoruz. “Sevgililer çıktı, şarkı söylüyorlar” gibi bir durumumuz yok. Sahnede olduğumuzda, Demir iyi bir gitar virtüözü ve iyi bir besteci, ben de iyi bir şarkıcıyım. Sahnedeyken “Dünyanın en iyi müzisyenleriyle ortak bir müzik çıkarıyoruz” gibi hissediyoruz.

      Şarkınızdaki gibi gerçekte de “zor bir kadın” mısınız?
      Eskiden, yani o şarkıyı yazdığım zamanlar zordum. Ama kendi kişiliğime ve egoma bakıp zor kadın olmaktan pek hoşlanmadığıma ve kendimi değiştirmem gerektiğine karar verdim. Eskiden açıkçası daha “benmerkezci” bir kadındım. Fakat daha çok “ben” diyenler, yani egosu büyük olanlar, o egolarının alanı içine giren her şeyi yıkabilecek yapıya bürünüyorlar. Ben şimdi “benmerkezci” olmaktan sıyrılıp daha çok egoyu kontrol edebilen bir “göz” olma yolculuğuna çıktım. Ve o “zor kadını” törpülemeye başladım yavaş yavaş...

      Demir Bey’le sizi en çok birbirinize bağlayan şey nedir?
      Bizim birlikteliğimiz bir seçim. Benim kadar hayatta değer verdiği şeyleri aynı olan, aynı noktalarda soruları sorup, o noktalarda kendini anlamaya çalışan ve “yarım olmaktan” benim kadar nefret eden biri... Aslında bir çeşit ruh ikizim.

      Gündeminizde evlilik var mı ?
      Hiç yok, öyle bir şey gündemde. Biz zaten kozmozun önünde evliyiz.

Kaynak: Vatan




Google