Google
Cur-Cuna - Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalınız! Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalı
Ana Sayfa - Ajanda - Astroloji / Burçlar - Cep - Dosya - Eğitim - Ev / Dekorasyon - Faydalı Bilgiler - Giyim / Moda - Hobi - Kariyer - Kültür / Sanat - Magazin - Mekan - Otomobil 
Özel Günler - Sağlıklı Yaşam - Seyahat / Tatil - Spor - Teknoloji - Televizyon - Eğlence - Yaşam - Çocuk - Dostlarımız - Erkek - Genç - Kadın - Seri İlan - Ziyaretçi Defteri 
Kültür - Sanat
Televizyon



Tuna Kiremitçi ile yeni kitabı ve yaşamı üzerine...
‘En çok oğlumun yanında eğleniyorum’
Tuna Kiremitçi ile yeni kitabı ve yaşamı üzerine...       Tuna Kiremitçi, yeni kitabında baba-oğul ilişkisini anlattı.

      Tuna Kiremitçi yeni romanı “Küçüğe Bir Dondurma”da zor bir konuyu ele almış; baba ve oğul ilişkisini. Oğlunu terk etmek zorunda kalmış ve yıllar sonra kendine yeni bir aile kurmuş yaşlı bir adamın (Hep yazar olmak istemiş bir taksi şoförü) hikayesi bu. Dizi oyuncusu oğlunun hayatını uzaktan gözleyen ve ona kendini anlatmak için defter tutan bir adamın... Tabii bu arada kendi babasıyla da ilişkilerini, anılarını hatırlayan.

      Romanı özetleyense arka kapağında yer alan şu cümleler; “Gün gelir, hayatımızda bir yabancı olduğunu fark ederiz. Daha doğrusu, o güne kadar tanıdığımızı sandığımız bir kişi ansızın bir yabancıya dönüşür. Bu yabancı babamızdır.”

      Gerçekten de öyle değil midir, babalarla ilişkilerimiz? Onlar babadır, eve para getirir, bir işi vardır, takım elbise giyer, evin en merkezi koltuğuna oturur, sofradaki önceliği bellidir vs. Ama bu belirlilik içinde onlar kimdir, hayalleri var mıdır, hırsları, pişmanlıkları? Hiç bilmeyiz dahası ataerkil bir toplumdaysanız, bu sorularla karşılayacağınız olaylarla bile karşılaşamazsınız. İşte Tuna Kiremitçi romanında bu belirli iletişimsizliği ele alıyor. Biz de bu iletişimsizlikten hareketle onun yazarlık serüvenine ve kendi babası ve oğluyla ilişkisine uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Uzun zamanda zorlanarak ve içim acıyarak yazdım
      Sizi baba ve oğul ilişkisi üzerine bir roman yazmaya iten neydi?
Tuna Kiremitçi ile yeni kitabı ve yaşamı üzerine...       Yazmakta olduğum başka bir romanda kahramanın, babasına yazdığı bir defter vardı. Bir gün şeytan mı dürttü, melek mi bilemiyorum ve “O defterin tamamını yazsam nasıl olur” dedim ve yazmaya başladım. Bu roman da bir defterden oluşuyor.

      Mektup-günce tarzı yazılmış...
      Ama okunup okunmayacağını bilmediği için kahraman sansürsüz davranabiliyor. O kadar cesur davranabilir miydim, bilmiyorum. Ama onun yayınlatmak gibi bir derdi olmadığı için her şeyi koymuş.

      Baba ve oğul ilişkisi edebiyatın sancılı temalarındandır. Size bu temayı yazdıran ne?
      Babalar ve oğul arasında söylenmeyen çok şey kalır. Babalara sorulmayan ve onların da bu nedenle söylemedikleri... Bir şarkım vardı; “Hayallerin neydi baba?” diye. Biraz da o şarkıdan esinlenerek defterin tamamını yazdım. Değişik bir kitap oldu. Uzun zamanda, zorlanarak ve içimi acıtarak yazdım. Karşılaştığım dramatik ve trajik şeyi hatırladım. Kendi hayatımdan bahsetmiyorum. Arkadaşlarımın, onların anne babalarının hayatlarından. Evrensel bir konu bu yani bir Nijeryalı da kendi hayatına yansıtabilir ve bu kitabı okuduktan sonra belki, babasına “Hayallerin neydi?” diye sorabilir.

      Gerilimli bir ilişki midir baba-oğul ilişkisi?
      Kişiden kişiye değişir. Dil çoğu kez yetersizdir. Çünkü baba hep bir veridir ki, bu sadece oğul için değil kızlar için de geçerlidir. Onu veri olmaktan çıkarıp kazanıma dönüştürmek için kişinin olgunlaşması gerekir. Ama biz olgunlaştığımızda baba yaşlanmış hatta ölmüş olur. Yani babamızla gerçek iletişimi kuracak yaşa geldiğimizde imkânı kalmamıştır. Bu trajiklik beni etkiliyor.

      Ne dersiniz, ataerkil düzenler önce babaları mı yalnız bırakır?
      Çünkü babaları öyle bir yükseltirler ki yanlarına kimse yanaşamaz. Babaların durumu biraz öyledir, kimse ona “Hayallerin neydi?” diye sormaz. “Neleri kenara bıraktın bu aileyi kurmak için? Bizi büyütmek ya da bu ailenin devamı için nelerden vazgeçtin?” diye de... Bu da trajik bir yalnızlığa iter onları.

Tuna Kiremitçi ile yeni kitabı ve yaşamı üzerine...       Burada orta sınıf Türk aile yapısına ilişkin ciddi bir eleştiri de var...
      Orta sınıf aileler ilginçtir. Sakinmiş gibi görünürler ama içlerinde fırtınalar kopar. Sorunlarıyla çok az yüzleşirler. Ama toplum olarak yüzleşmeyi sevmeyiz. Yetişkin bir toplum olduğumuz da söylenemez bu yüzden hep babaya ihtiyaç duyarız. Devleti de baba yerine koyarız.

Babamı kaybettikten sonra baba-oğul ilişkilerine farklı bakmaya başladım
      Bu romanı okurken şunu fark ettim: Biz de sizi aslında pek tanımıyoruz. Evet, özel hayatı takip edilen popüler bir yazarsınız ama sizin hayat hikayenizi bilmiyoruz. Sizin babanızla, ailenizle ilişkiniz nedir?
      Bu otobiyografik bir roman değil. Benim babamla ilişkim kitaptaki gibi trajik olmadı. Kitaptaki yaşlı adamla tek ortak özelliğim; benim de evlat sahibi olmamdan kısa süre önce babamı kaybetmiş olmam, o kadar. Hayal edilmiş karakterlerin hikayelerini yazmayı seviyorum. Bu da öyle...

      Birebir otobiyografik olmayabilir, elbette. Ama hiç mi kendi babanızla ilişkinize dair iz yok. Mesela “Romandaki şu cümleyi babama söylemeyi çok isterdim” diyeceğiniz...
      Babama söylemeyi isterdim dediğim pek çok cümle var ama bu kitapta olmayan...

      Nasıl cümleler?
      Babamı kaybettikten ve kendim baba olduktan sonra etrafımdaki baba-oğul ilişkisine daha farklı bir gözle bakmaya başladım. Hassaslaştım bu konuya. Birbirleri ile iletişim kurmayı başaranlar kadar başaramayanların ilişkileri de dikkatimi çekti.

      Peki, sizin ilişkiniz nasıldı babanızla?
      Ben biraz şanslı bir çocuktum çünkü babamla belli bir iletişimim vardı. Beraber pek çok şeyden bahsedebiliyorduk.

      Mesleği neydi?
      İnşaat mühendisiydi. Edebiyat meraklısı, kitap okumayı seven, edebiyatçı olmamın müsebbibi olan kişidir. Buna rağmen bizim bile konuşamamış olduğumuz pek çok şeyin kaldığına eminim. Ben babamı ne kadar tanıdığımı bilmiyorum, emin değilim. Ben bile bu durumdaysam, babaları ile iletişim kuramamış kişilerin yaşadığı yabancılığın çok daha büyük olduğuna inanıyorum.

Porsuk kıyısındaki anlar hayatıma yön verdi
      Eskişehirlisiniz değil mi?
      Evet ama Ankara’da oturduk. Ben yatılı okumaya Ankara’ya geldim.

      Kaç yaşında?
      11 yaşında.

      Erken kopmamış mısınız babanızla? Çocukluk döneminizde yokmuş.
      Bence ilk yedi-sekiz yıl çok daha önemli. O ilk dönem babamla iyi vakit geçirmiştik. Geri kalan kısmında da onunla idare ettim. Zaten insanın hayatını çocukluğun o ilk yedi-sekiz yıllık dönemi etkiliyor.

      Peki hafızanızda babanızla ilgili nasıl bir görüntü var?
      Porsuk Nehri’nin kıyısında oturmuş, suya taş atıyoruz. Bana suda taş sektirmeyi öğretiyor ve benimle sohbet ediyor, yetişkinmişim gibi. Hayatla ilgili birçok kitaplar okudum, okullara falan gittim ama yaşamla ilgili en güçlü izlenimlerimi Porsuk Nehri kıyısında geçirdiğim o anların oluşturduğunu düşünüyorum. O zamanlar 4-5 yaşındaydım.

      Sizin oğlunuzla ilişkiniz nasıl, sık görüşüyor musunuz?
      İki günde bir görüyorum. Her gördüğümde biraz daha büyümüş ve gelişmiş geliyor bana. Bu da insanın hayata bakışını değiştiriyor. Evet, çocukla geçirilen zaman insanı geleceğe, babayla geçirilen ise geçmişe bağlar. Babam geçmişime benziyor. Kitaptaki adamın trajedisi de bu bence, hem geçmişi hem de geleceği elinden alınmış bir çingene gibiydi. Çingenelerin unutma sanatı vardır çünkü.

Can beni işsiz güçsüz bir adam sanıyor
      Roman baba ve oğul ilişkisini ele alırken ağırlıklı duygulardan biri de vicdan azabı, suçluluk duygusu. Sizin oğlunuza karşı böyle bir duygunuz var mı?
      Hayır, vicdanım çok rahat. Önemli olan çocuğa sevildiğini ve arkasında olduğunuzu hissettirmektir. O da bunları biliyor. Biz yaşadığımız sürece de böyle olacak. Bunu sağlayabildikten sonra çocuklar her şeyi affedebilir.

      Baba olmak zor mu?
      Zor hele böyle bir dünya ve coğrafyada. Bu çocuğa gerekenleri verebilecek miyim, veremeyecek miyim? Hadi diyelim ben verdim, Türkiye ne olacak, dünya ne olacak? Benim çocuğum (Can) büyüdüğünde dünya öyle bir hale gelmiş olabilir ki, özür dilemek zorunda kalabilirim.

      Baba olarak bir formülünüz var mı, böyle durumlar karşısında?
      Sadece onu çok seviyorum ve bana güvenebilir. Bu iki duyguyu ona yerleştirmeye çalışıyorum.

      Oğlunuz yazar olduğunuzun, bunun farklı bir kimlik olduğunun farkında mı?
      Beni işsiz güçsüz bir adam sanıyor. Annesinin gündüzleri bir işyerine gittiğini biliyor. Ama ben gündüzleri onunla zaman geçirdiğimden, benim işsiz-boş boş dolaşan biri olduğumu sanıyor. Dün yayınevine gittiğinde çok şaşırdı. “Aa! Babamın da bir işi varmış, ciddi işler yapıyormuş” dedi.

      Sadece yazar değil popüler bir yazarsınız da... Kimliğinizi özel hayatınızın gazete sayfalarına yansıması da oluşturmadı mı, sizce?
      Ama o büyüdüğünde bunların esâmesi okunmayacak!

      Oğlunuzla neler yapıyorsunuz ama ne olur kitap okuyoruz demeyin?
      Kitaplara meraklı. Bütün anne babaların gazeteye yazı yazdıklarını sanıyor. Tek başına vakit geçirebilen bir çocuk. Beraber yürümekten çok hoşlanıyoruz. Şehirde dolaşmaktan. Sahil köylerini seviyoruz; Emirgan, Yeniköy gibi...

      Bunlar yetişkin faaliyetleri. İnsan çocuğu oyuncakçıya falan götürür...
      Oyuncakçıya da gidiyoruz. Aslında o ne isterse onu yapıyoruz. Ama gerçekten en çok beraber şehre bakmayı seviyoruz galiba. Evimi de çok seviyor, kendi evi olarak görüyor. Beraber bir dünya kurabildik. Kafa dengiyiz, güzel takılıyoruz.

      Oo! Siz şimdiden maça gitmeyi, birlikte rakı içme hayalleri de kurar gibisiniz?
      Tabii canım. Beraber maça gitmek, rakı içmek, seyahate gitmek istiyorum. Hayatımda en çok onun yanında eğleniyorum. Bu kadar eğlendiğim kimse yok yani.

      Ondan korkmuyor musunuz?
      Yanımda değilse çok korkuyorum. Yanındayken ise çok eğleniyorum ve o zaman her şey bana çok doğru, değiştirmeye gerek yokmuş gibi geliyor.

      Peki, siz oğlunuz için bir hayalinizden vazgeçtiniz mi?
      Hayır. Sadece yurtdışına çıkıp orada biraz yaşamak gibi bir hayalim vardı ama çocuk büyüyene kadar bunu yapamam. Çünkü üç gün görmediğimde posta koyuyor bana. Surat yapıyor. İmalarda bulunuyor. Ağır konuşuyor. Mesela “Yarın gelmeye fırsat bulabilecek misin baba?” diyor. İnce ince laflar sokuyor yani. İki günde bir beni görmeye çok alıştı ve bu rutin aksayınca kızıyor.

Anne babası birbirine çok aşık olan çocukların travması büyük olur
      Romanda kahraman “Annemle babam birbirini bırakamadığı için öldü” diyor. Yani aşık oldukları için... Bu bir aşk eleştirisi mi?
      Evet. Onların sorunu birbirine aşık olmaları. Birbirinden kopamadıkları için hayatı birbirine zehir etmiş çok kişi vardır. Bir aşk ilişkisinin başındaki o gerilimin sürdüğünü bir düşünsenize ne çok yıpratır insanı...

      Kalp dayanmaz, iş güç de kalmaz...
      Hiçbir şey kalmaz. Onun üzerine bir müessese kuramazsınız. Yaşlı adamın anne babası birbirine çok aşık. Ama keşke olmasalarmış! Çünkü birbirinden bu kadar kopamayacak kadar aşık olmasalar belki çocuklarına bu travmaları yaşatmayacaklardı. Kendi hayallerinin peşinden gidip çocuklarına daha sağlıklı hayatlar kuracaktı.

      Aşık olmayan insanların evlenmesi korkunç oluyor. Ama siz şimdi bir de “Aşık olanların da öyle” diyorsunuz. İyi de kimler evlenip çocuk yapmalı?
      Bilmem. Bir bilebilsem.

      Ama insanlar sizin romanlarınızı aşka ilişkin getirdiğiniz açılımlardan ötürü okuyor...
      Ben bu romanları uzman olduğum için yazmıyorum ki, sizin gibi soru sorduğum için yazıyorum. Yani ben de yanıt arıyorum. Bu konuda da şunu diyorum: Annesi babası çılgınca aşık çocukların durumu aslında daha zordur. Çünkü o kadar kendileriyle meşguldürler ki, o kadar gözleri birbiri üzerindedir ki çocukların durumunu fark etmezler. Öyle arkadaşlarım vardı, anne babaları deli gibi aşıktılar ama dövüşmekten ve sevişmekten çocuklarıyla ilgilenememişlerdi. Bu çocuklar adına çok zor olmalı.

‘Çok tuhaf günlük’le kendimi açmıyorum aksine saklıyorum
      Romanın bir yerinde “gençliğin vahşeti” diye bir tanım kullanıyorsunuz... Yoksa yaşlanıyor musunuz?
      Evet, bu benim yaşlandığımı gösteriyor. Yaşlanmaya başlamış insanların gözünden bakıldığında da gençliğin enerjisi korkutucu. Bir kere senden daha çevikler, pervasız, enerjikler.

      O yüzden mi bu röportajda bu kadar temkinli konuşuyorsunuz?
      Aslında bu konuşmadan önce ben de düşündüm bunu... Bana zor gelen bu kitap üzerine konuşmak. Yazarken de çok zorlandım.

      Siz Türkiye’nin en kamuya açık yazarlardansınız...
      Kapalı bir insanım artık. Kendi kozamdayım.

      Ama “Çok tuhaf günlük” adında köşesi olan bir yazar için çelişkili bir ifade değil mi bu?
      Ama günlük tutmak bir yazar için kendine saklamanın en güzel yoludur.

      Yapmayın ama o köşeden aşk ilanında da bulundunuz...
      Ben onları edebiyat olarak görüyorum. Günlük tutarken, insanlara göstermek isteyeceğin kadarına izin verirsin. Okuduğum yazar günlüklerinde de bunu görüyorum. Şu ana kadar okuduğum yazarların günlükleri de kendilerini açtıkları değil aksine sinsi bir şekilde sakladıkları günlüklerdi...

      O zaman aslında yazdıklarını söylemiyor musunuz?
      Hayır söylüyorum. Ama okurun kendimle ilgili algısını belirleyerek.

      Hedeflediğiniz nasıl bir algı?
      Okurun yazdıklarımla ilgilenmesini sağlamaya çalışıyorum daha çok.

      O kitapları yazan sizsiniz?       Ben uzmanlık alanım olduğu için değil ben de anlayabilmek için yazıyorum. İnsanları çok yargılayamıyorum. Hayat çok kısa. Tüm problem buradan kaynaklanıyor. Dün kendimiz çocukken birden kendimizi otuzlu yaşlarda buluyoruz, tam hayatı çözdüğümüzde de ölme vakti gelmiş oluyor. Hiçbir şeyin de provası yok. Çok temel ahlak kuralları dışında insanları yargılamak bana zor geliyor. İnsan ömrü 250 yıl olsaydı ben seni yargılayabilirdim. Buket 180 yaşına geldin hâlâ çocukluk yapıyorsun diyebilirdim. O zaman böyle bir hakkım olurdu. Büyümek ve bunu fark etmek, yani Peter Pan sendromu... Freud’un bir lafı var; yetişkinlik ergenlerin bir fantazisidir.

Kaynak: Vatan




Google