Google
Cur-Cuna - Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalınız! Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalı
Ana Sayfa - Ajanda - Astroloji / Burçlar - Cep - Dosya - Eğitim - Ev / Dekorasyon - Faydalı Bilgiler - Giyim / Moda - Hobi - Kariyer - Kültür / Sanat - Magazin - Mekan - Otomobil 
Özel Günler - Sağlıklı Yaşam - Seyahat / Tatil - Spor - Teknoloji - Televizyon - Eğlence - Yaşam - Çocuk - Dostlarımız - Erkek - Genç - Kadın - Seri İlan - Ziyaretçi Defteri 
Televizyon



Bergüzar Korel'le Binbir Gece
“Finalde rol icabı değil, ya kan akmazsa diye panikten ağladım”
Bergüzar Korel'le Binbir Gece       Sezon finali canlı yayımlanan “Binbir Gece”nin başrol oyuncusu Bergüzar Korel: “Son sahnede Kudret (yönetmen) ‘Kan aksııın’ diye kulaklıktan sesleniyor. Uzaktan kumandalı mekanizma harekete geçecek diye bekliyoruz. Ben önce rol icabı ağrıdan bağırmaya başladım ama bir zaman sonra kan gelmiyor diye panikledim. Güya canım yanıyor; ama aslında ya kan akmazsa diye ağlıyordum”

      İtiraf ediyorum, onunla buluşmaya giderken topuklu ayakkabı giydim, saçımı da topuz yaptım. Maksat geri kalmayayım! Ama Bergüzar Korel saçları açık, makyajsız, ayağında sandaletlerle girdi Les Ottomans'dan içeri... Geri kalmayayım derken hevesim kursağımda kaldı.

      Eskişehir’den yol yorgunu geldi randevumuza, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'nın (TEGV) Sokak Tiyatrosu çalışması için çocuklarla oyun çıkarıyor orada. O kadar ayağının tozuyla geldi ki, üzerindeki elbiseyi bile biraz önce alıp giymişti.

      Yediğim ikinci gol de karakteriyle ilgiliydi. Ağır, ciddi, haydi bir itirafta daha bulunayım biraz sıkıcı olduğunu sanıyordum. Halbuki neşeli, konuşkan, sıcakkanlı bir kadınla karşılaştım. Eskilerin “resmi samimi"' dediklerinden biri Bergüzar Korel. İçtenliğine şüphe yok ama birdenbire canciğer kuzu sarması da olmuyor.

      Ciddiyeti konusunda yanılmadım ama. Hayata bakışı ciddi Bergüzar Korel'in. “Binbir Gece” dizisinin başarısı, getirdiği ün döndürmemiş gözünü belli ki. Sakin sakin yürüyor yolunda. Ben konuştukça sevdim onu, dahası beğendim. Hele ki Arnavut olduğunu öğrenince kan çekti, besbeter sevdim.

      Üçüncü gol ise Tan Sağtürk konusunda ağlarıma takıldı. Konuşmak istemedi özel hayatından. “Röportajda Tan adı geçmezse beni tefe koyarlar” dedim, verdiği cevabı aynen aktarıyorum: “Utandı, yanakları kızardı yazarsın.” Yazdım işte, başka soru sormayın!

      “Binbir Gece”nin sezon finalinin canlı yayımlanacağını ne zaman öğrendiniz?
      İki sene önce ilk toplantıda. Bana önce “Sen Şehrazat’sın” dediler, sonra da “Finali canlı yapacağız”.

      Sonuçtan memnun musunuz?
      Canlı yayın dönüp arkama baktığım zaman benim için çok zevkli bir şeydi.

      Çok da eleştirildi ama...
      “Görün bakın herkes kıskançlığından çatlasın” diye yapılmadı bu iş. İyi niyetle bir şey denendi. Herkes bir kusur buldu, hatta hakarete varan yazılar okudum. Neden? Kimsenin ekmeğiyle oynamadık ki. Ben böyle bir deneyimin içinde yer aldığım için çok mutluyum.

      Nasıldı o gece, onu anlatır mısınız?
      Ben heyecanlandığım zaman donup kalıyorum. Beni görenler “A, heyecanlı değil misin?” diyordu. Halbuki çevredeki her şey uğultu... Bir kere çok üşüdük ama yayında o soğuğu hiç hissetmedim. Finalde ne yaptığımı, o sahneyi nasıl oynadığımı hatırlamıyorum. Sadece yönetmenimiz Kudret’in (Sabancı) “Mevzuya gir” dediğini duydum kulaklıktan. Sadece onu hatırlıyorum. Son reklam arasında -ki 9 dakikaydı-, bana o kanın akacağı ekipmanın bağlanması gerekiyordu. Sadece orada biraz çıldırdım yetişemeyeceğim diye.

      Zor değil miydi canlı oynamak?
      Bir yandan oynamaya çalışıyorsunuz, bir yandan kulaklığınızdan direktifler geliyor. Çok komik bir şey bu. Son sahnede Kudret “Kan aksııın” diye kulaklıktan sesleniyor. Uzaktan kumandalı mekanizma harekete geçecek diye bekliyoruz. Ben önce ağrıdan bağırmaya başladım ama bir zaman sonra kan gelmiyor diye panikledim. Güya canım yanıyor; ama aslında ya kan akmazsa diye ağlıyordum.

      Ne yapardınız kan akmasaydı?
      Hiçbir şey, oynayacaktım yine.

      Final bölümündeki birçok sahne için “O öyle olur mu?” dedi seyirci.
      Sonuçta biz oyuncuyuz ve bize ne söyleniyorsa o sırada onu yapıyoruz.

“Şehrazat’ı mazur görüyorum”
      Kendinizi rahat hissetmediğiniz bir sahneye itiraz hakkınız yok mu?
      Bu açıdan bizim çok anlayışlı bir senaryo ekibimiz var, arayıp soruyorum. Ya onlar beni inandırıyor ya da ben onları. Öyle bir hakkımız var, herkesin böyle bir lüksü olduğunu sanmıyorum.

      Şehrazat çok alıngan, çok kıskanç bir karakter. Hiç “Yetti bu kadın” demiyor musunuz?
      Oyunculuk öyle bir iş ki oynarken kendi kişiliğinizin baskın olmaması gerekiyor. Ne yazılıyorsa onu oynamak zorundayım. Tabii ki Şehrazat ile çok çatıştığımız noktalar oldu. Çok büyük acılar çektiği için güven problemi var. Dolayısıyla bazen çizgiyi aşabiliyor ama sebepleri var. O yüzden mazur görüyorum ben onu.

      Şehrazat’la Onur’un aşkı size de “fazla masum” ve cinsellikten uzak gelmiyor mu?
      Biz ne yapılması gerekiyorsa onu yaptık. Yetersiz olduğunu düşünmüyorum. Bir dizi gerçeği, devam etmek zorunda olan bir senaryo var. Şehrazat ile Onur aşkı insanların merakla beklediği bir şey olarak kalmalı.

“Bundan sonra Şehrazat’a zıt bir rol oynamak istiyorum”
      Bu role neden sizi seçtiklerini biliyor musunuz?
      Aslında ben dizinin yapım şirketi TMC’nin o dönem başlayacağı diğer işindeydim. Ofiste konuşurken Ayşe’ye (Barım) dedim ki “Ne kadar güzel bir proje, acaba ben oynayamaz mıyım?” O da bana “Oynayamazsın, sen daha küçüksün” dedi. O zaman daha dizinin ismi de oynayacak isimler de belli değil. Çok star isimler konuşuluyor Şehrazat için... Sanırım bir enerjim var. Kıpır kıpırım, konuşkanım, oynayabileceğime inandılar. Beni role fizik olarak da çok yakın bulduklarını düşünüyorum.

      Ama Şehrazat kıpır kıpır değil.
      Evet, değil. Beni görenler inanmıyor zaten, Şehrazat gibi olduğumu zannediyorlar. İnsanların şöyle dediklerini biliyorum: “Bu kız bundan sonra başka bir şey oynayamaz.” Artık bunu kıracak bir şey istiyorum.

      Geçen sene arayıştaydım, karanlıkta yolumu aradım, aradım, buldum. Asla oyunculuk anlamında oldum demiyorum elbette. Ama matematiğini çözdüm. Şimdi Şehrazat’a zıt bir şey oynamak istiyorum. İdealimdeki tek şey tiyatro. Eğer kimse beni tiyatrosuna almazsa kendi tiyatromu yapacağım.

      Kimlerle birlikte oynamak var hayalinizde?
      Müşfik Kenter, Rüçhan Çalışkur, Halil Ergün, Işıl Yücesoy, Bülent Emin Yarar... Rüya gibi geliyor onlarla aynı sahnede olmak. Perran Kutman ile birlikte oynamayı çok isterdim. O bence dramayı da komediyi de köküne kadar yapabilen ender oyunculardan. Tardu (Flordun) ile sahnede olmak isterdim, çok acayip bir oyuncu çünkü, çok farklı bir yetenek.

“TEGV çalışması kendimi işe yarar hissettirdi”
      Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı için yönettiğiniz Sokak Tiyatrosu’nu anlatın biraz da.
      Bayılıyorum bunu konuşmaya. Eskişehir Eğitim Parkı’nda üç grup öğrencim var. Hiçbir soru sormadan kabul ettim bu işi çünkü içinde tiyatro ve çocuklar vardı. Hayatta en sevdiğim iki şey. İlk başta acaba ben o çocuklara eğitim verecek kadar donanımlı mıyım diye korkuyordum. Ben biraz ince eleyip sık dokuyan biriyim Başak burcu olmamdan mütevellit. İlk karşılaşmamızda hepsi bir anda üstüme atladı. Ben normalde insanlarla çok fazla temas halinde olmaktan hoşlanmam. Ama çocuklar söz konusu olduğunda başka.

      Kaç yaşında bu çocuklar?
      8-12 arası. Tam canavar zamanları. İlk derste onlarla yaptığım anlaşma şuydu: Burada kesinlikle Şehrazat ve “Binbir Gece” yok.

      Size ne kattı bu çalışma?
      Kendimi işe yarar hissettirdi. Bana ihtiyaçları var. Mesela dün şöyle bir şey yaşadım. Selam verirken bir erkek öğrencim yanındaki kızın elini tutmak istemedi. Bununla ben ilk derste de karşılaşmıştım. Bu durum beni çıldırttı, hele ki şu dönemde. Oturdum anlattım, selamın oyunun bir parçası, hatta en zevkli kısmı olduğunu. Kafasına yattı ama içim parçalandı.

      Ailelerle karşılaştınız mı?
      Hayır. Zaten aileler duyduklarında inanmamışlar bizim eğitim verdiğimize. Resim çektirdik inansınlar diye. Halit’in oyununa destek olmak için Van’a gittim, o gün Nevruz kutlamaları vardı. 10 yaşında bir öğrenci geldi, ağlıyor: “Gelmek istiyorum ama çok korkuyorum.” Çünkü oradaki bir milletvekili gelip “Yarın hepiniz Nevruz kutlamalarına geleceksiniz. Eğer sizi evde görürsek camlarınızı patlatacağız” demiş. Ve bazı çocukları TEGV’in servisini beklerken alıp götürdüler kutlamalara. Hepimiz güzel bir iş yaptık ama Halit Van’a giderek çok özverili davrandı.
(Bergüzar Korel’in oyunu bugün 17.00’de, aynı saatte Ceyda Düvenci’nin öğrencileri Samsun’da perde açacak.)

“Konservatuar birinci sınıfta ne Shakespeare biliyordum ne Hamlet”
Bergüzar Korel'le Binbir Gece üzerine söyleşi       Arada şunu düşünüyor musunuz: “Sakatlanmasaydım bugün hâlâ voleybol oynuyor olacaktım.”
      Belki de. Babam bütün arkadaşlarımı toplayıp bizi yemeğe çıkarırdı. Sorun derdim; “Tanju abi, Bergüzar voleybol oynuyormuş, doğru mu?” Hemen dizine vururdu, “Türkiye çok büyük bir voleybolcuyu kaybetti.” Hep aynı cümle, değişmedi senelerce. Gerçekten inanıyordu büyük bir voleybolcu olacağıma. Olabilir miydim bilmiyorum. Fiziğimin sağladığı çok avantaj vardı, takımda en uzun bendim.

      Uzun boylu bir kız çocuğu olmak zor muydu?
      Çok zordu. Ayakkabı bulamıyordum. Hiç unutmuyorum, beşinci sınıftayken okul alışverişine çıktığımızda bütün gün dolaştık ve en sonunda erkek ayakkabısı aldım. Hiç önde oturmadım sınıfta, hep arkada. Hiç kompleks yapmadım ama zordu.

      Hâlâ spor yapıyor musunuz?
      Üye olduğum spor salonlarına ancak bir ay gidebiliyorum. Çünkü koşu bandının üzerinde yürümek bana amaçsız geliyor. Voleybolun bir amacı var; sayı almak, kazanmak... Ama televizyonda bir voleybol maçı görürsem mutlaka izlerim. Tatile gittiğimde saatlerce plaj voleybolu oynarım. En son “Binbir Gece”nin pikniği oldu, kızlar kahve içerken ben setçi arkadaşlarla voleybol oynadım.

      Voleybolculuktan oyunculuğa sıçrama nasıl oldu?
      Çocukken hiç bu işlerin içinde değildim, her gün çift antrenman yapıyordum, maçlarım vardı. Konservatuar birinci sınıfta ne Shakespeare biliyordum ne Hamlet. Konservatuar sınavına 15 gün kala Zekai Müftüoğlu ile tanıştım, yeni mezun bir arkadaş buldu bana. O arkadaş beni 15 gün boyunca çalıştırdı. Orada Arnavut damarım tuttu, sınava dört gün kala “Ben Juliet oynamak istemiyorum” dedim. Ve sonunda “12. Gece”den Viola, “Antigone” ve bir de Shakespeare’in “29. Sone”siyle girdim sınava.

“Annemle babama oyuncu olacağımı söylemeye utandım”
      Shakespeare’le, Hamlet’le ilgilenmeyen biri neden tiyatrocu olmak ister?
      Aslında ben oyuncu olmak istediğimi söyleyemiyordum annemlere, utanıyordum.

      Neden utanıyordunuz?
      “Ben tiyatro yapmak istiyorum ama bir gün ben de TV’ye çıkacağım, o zaman onlardan olacağım, acaba doğru mu?” diye sorgulama vardı içimde. Annemle babam her ne kadar isteksiz olsalar da destek oldular ve ben konservatuara girdim. Ama izin vermeseler de girecektim.

      Gözü kara mısınız?
      Evet. Ama hayatta en korktuğum şey birilerini kırmak. Gözü karalığım eğer birilerini üzecekse yok olur. Yoksa benim için iyi olacağına inandığım her şeyin peşinden giderim ve arkasında dururum.

“Geceleri gazetecileri gördüğümde bacaklarım boşalıyordu”
      “Binbir Gece”yle bir gecede inanılmaz ünlendiniz. Siz ne zaman anladınız ünlü olduğunuzu?
      İlk bölüm yayımlandı, ertesi gün çekimde Ceyda (Düvenci) ile canımız sıkıldı, alışveriş merkezine gittik. Orada bir aile gelip beni tanıdıklarını ve diziden çok etkilendiklerini söylediler. Çok şaşırdım ve ilk orada anladım galiba.

      Ama pek sevmediniz gibi...
      Başlangıçta bana diyorlardı ki hiçbir yere çıkmıyorsun, konuşmuyorsun. Zaten yaptığımız iş çok ortada, sağıyorlar devamlı. Ben de ortada olursam ne olacak, biteceğim. Başlangıçta çok çatışma yaşadım gazetecilerle. Bir yerden çıkıyordum, kamera gördüğüm anda bacaklarım boşalıyordu. Bayağı böyle sıcak bir şey akıyordu içimden ve yanımda kim varsa “Ne olur hemen gidelim” diyordum.

      Neden bu tepki?
      Çünkü onlarla nasıl iletişime geçeceğimi bilmiyordum. Gecenin bir saati yemekten çıkmışım, kapı önünde planlarımdan, hayatımdan bahsetmek ve hiç tanımadığım, ilk kez gördüğüm o insanlarla sanki samimiymiş gibi sohbet etmek garip geliyordu.

      Ve sonra alıştınız mı?
      Şimdi hepsini tanıyorum ve tanıdığım için konuşuyorum. Geçen sene çok güçsüz hissettim kendimi. Ama iyi durduğumu düşünüyorum. Çünkü şöhret -ki nefret ediyorum o kelimeden- çok büyülü bir şey. Onun içinde olmadım, ona karşı durdum hep.

“Halit ile öğrenciyken bir kafede tanıştım”
      Sizinle yapılmış röportajları okurken kendinizle ilgili çok az ipucu verdiğinizi gördüm. Sonra annenizin şu cümlesine rastladım: “Bergüzar çok ketumdur.” Öyle misiniz?
      Bilmem, ketum muyum? Çok yakın arkadaşlarım her şeyimi bilirler. Ama onlarla bu hale gelene kadar 10-15 sene geçti. Bu benim çocukluğumdan gelen bir şey. Mesela çocukken kolumu yakmıştım sobada. Çok da kötü yandı ama anneme göstermedim günlerce. Simsiyah kabuk bağladı, ben hep uzun kollu giyiyordum. Bir gün oyun oynarken ablam gördü ve çığlık attı. Annem fark etti ve ağlamaya başladı. Ben de kaçıyorum, “Hayır, görmeyin” diye.

      Neden acaba?
      Çünkü birilerinin benim için bir şey yapmasını istemem. Bu çok garip bir psikoloji. “Benim için bir şey yaparsa sonra benden de bir şey ister” değil kesinlikle. Kimseye yük olmak istemiyorum, böyle yaşıyorum.

      Yaralarınızı saklıyorsunuz.
      Bilmiyorum. Ne ilgisiz bir çocukluk geçirdim ne de başka bir sebebi var bu tavrımın. Ama bana gelene kadar ailemin başka sorunlarla ilgilenmesi gerektiğini düşündüm hep. Çünkü annemle babam da oyuncuydu ve farkındaydım yaşadıkları sorunların.

      Çocukluğunuzdan ilk hatırladığınız kare nedir?
      İlk aklıma gelen denizkestaneleri... Babam 10 sene boyunca bizi Karaburun'a götürdü. Çok kıskanç bir adamdı, sakınırdı bizi herkesten. Tam burunda bir evimiz vardı, denize oradan girerdik. Hiç kumdan kale yapmadım çocukluğum boyunca çünkü hep kayalıklardan girdim denize. Saatlerce şnorkelle denizin altında gezerdim.

      Kendini oyalayan çocuklardan...
      Evet, annem hep onu söyler. Arkadaşım azdı. Zaten yaşıtlarım 15 yaşından sonra isyan edip oraya gelmemeye başladılar. Tabii bizde böyle bir şey olamaz.

      İsyan etmiyor muydunuz?
      Ediyordum. Özgürlüğüm için çok savaştım ben. Şimdi her türlü özgürlüğüm var, paramı kazanıyorum, istediğim yerde yaşayabiliyorum. Ama... Annem hep söylerdi çok arayacaksın bu günleri diye. Büyümek hem güzel hem de acı veriyor. Babam yok, teyzem, anneannem yok. Büyük kayıpların sonunda büyük sevinçler yaşadım hep. Benim hayatım hep uçlarda, ya siyah var ya da beyaz.       Bu bir tercih mi, rastlantı mı?
      Anormal rastlantılar var hayatımda. Hayatı rastlantıların sonucunu görmek için yaşıyorum aslında. Mesela bir gün konservatuardan bir arkadaşımla isyan edip çıkmışız dersten, bir kafede konuşuyoruz. Birisi oturuyor orada, döndü “Ya biliyor musunuz ben de Mimar Sinan’danım” dedi. Halit (Ergenç). Bu arada annemle iki dizide oynamış ama tanışmıyoruz. Sonra çok yakın arkadaş olduk. Ve “Binbir Gece”de Halit'le başrolü paylaştım.

“Ne kadar param olduğunu annem bilir”
      Nerelerden giyiniyorsunuz?
      Dizaynırları severim ama Terkos Pasajı’ndan da alışveriş ederim. Beğendiğim tasarımcılar Mark Jacobs, Miu Miu, Yves Saint Laurent. Marka takıntım yok, Oxxo’nun tişörtlerine de bayılıyorum. Bir de dizide o kadar şık giyiniyoruz ki normal hayatta hiç giyinmek istemiyorum. O yüzden annem ve menajerim tarafından çok eleştiriliyorum.

      Neler için paraya kıyarsınız?
      Fotoğraf makinesi ve objektif. Onlara bütün paramı verebilirim. Her yere makinemle gidiyorum zaten. Lükslerim çanta, aksesuar değil de bunlar.

      Nelere yatırım yapıyorsunuz?
      Ben bilmiyorum ne kadar param olduğunu, annem bilir. Diziden sonra ilk araba aldım, sonra da küçük bir ev. Öyle iki yatırımım var şu anda ve de fotoğraf makinelerim tabii.

      En son ne alışverişi yaptınız?
      Üzerimdeki elbise. Yoldan geldiğim için gidip Mango’dan bu elbiseyi alıp geldim. Yaz demek benim için uzun, bol elbiseler demek...

      Hep böyle zayıf mıydınız?
      Hayır. Doğduğumda çok şişmanmışım. İlkokulda çok zayıfladım, sonra spor yapmaya başlayınca daha iri oldum. Geçen sene bir ara çok kilo aldım. Ama artık duruyor kilom. Ama çok yemek yerim.

      Her şeyi yer misiniz?
      Kırmızı et çok sevmiyorum.

      Et sevmeyen Arnavut olur mu?
      Ama sakatat yerim, kokoreç, işkembe yerim. Yalnız takıntılarım var, çok kötü. Demir ızgara kokusunun sindiği hiçbir eti yiyemem. Anne tarafım Giritli, sebze-ot çok yerim. Sırf mercimekle yaşayabilirim.

      Şu aralar ne okuyorsunuz?
      İpek Çalışlar’ın “Latife”sini.

      En son hangi oyunu seyrettiniz?
      Dot’ta “Kürklü Merkür”ü seyrettim. Çok beğendim. Oyundan “istediğiniz germekse evet şu anda çok gerginim” diye çıktım.

      Peki ya film?
      Hatırlayamayacağım kadar uzun zaman olmuş sinemaya gitmeyeli, ne ayıp!

Kaynak: Milliyet




Google