Google
Cur-Cuna - Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalınız! Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalı
Ana Sayfa - Ajanda - Astroloji / Burçlar - Cep - Dosya - Eğitim - Ev / Dekorasyon - Faydalı Bilgiler - Giyim / Moda - Hobi - Kariyer - Kültür / Sanat - Magazin - Mekan - Otomobil 
Özel Günler - Sağlıklı Yaşam - Seyahat / Tatil - Spor - Teknoloji - Televizyon - Eğlence - Yaşam - Çocuk - Dostlarımız - Erkek - Genç - Kadın - Seri İlan - Ziyaretçi Defteri 
Televizyon



'Avrupa Yakası'nın ardından Hümeyra
Hani uzun bir ilişkiden sonra “Bu adamla beş yıl nasıl yaşadım” dersin ya, işte “Avrupa Yakası” öyle
'Avrupa Yakası'nın ardından Hümeyra       Gökkuşağı gibi bir kadındır” diye yazmıştım onun için bir keresinde ve çok hoşuna gitmişti. Öyledir ama sahiden, bohçasını her açışında bir başka renk daha çıkarıverir. Tam bütün marifetlerini görmüşüzdür derken yeni bir yönünü daha keşfedersiniz.

      1969’da “Güzelliğin On Para Etmez” diye gitar çalıp şarkı söyleyerek bir anda şöhret olan genç kız, tam 40 yıl sonra “Melekler Korusun” dizisinin Melek’i şimdi. Arada şarkılar söylediği de oldu, karakterden karaktere girdiği de, susup köşesine çekildiği de.

      O köşe de çok kendine özgüydü ama resimler yaparak, ama sihirli dokunuşunu kattığı restoranlar, kulüpler açarak zenginleştirmeye devam etti hayatı. İşi gücü gökyüzünü boyamaktı aslında. Uyanıp baktığımızda gökkuşağının tüm renklerine bürünmüş olsun diye...

      2008 yılında “Avrupa Yakası”nın İfo’sundan çıkıp bir anda Melek oluveren Hümeyra’yla hayattan konuştuk bu kez. Aşktan, evlilikten, şöhretten...

      Bir de annelikten söz ettik bol bol. Annesi Malike hanımdan, oğlu Sadık’tan, anne Hümeyra’dan ve de Melek’ten... Anneler Günü vesilesiyle bütün annelere sevgilerimizle...

      “Avrupa Yakası”ndan ayrılıp kariyeri yükselişe geçen tek kişisiniz. Bunun sırrı ne?
      Arkamdaki 40 sene tabii ki. Yeni jenerasyon beni “Avrupa Yakası” ile tanımış olabilir ama bu diziyle hudayinabit ortaya çıkmadım ki ben. “Avrupa Yakası”na benzer komedilerin bin tanesini oynadım Şehir Tiyatrosu’nda. Diziden ayrıldığım dönemde yorgun olsam da hemen bunun önüne bir şey koymam gerektiğini düşündüm. Ama düşerim ama kalkarım, bu da benim oynadığım bir kumardı. Olmasa da olurdu, gene arkamda 40 sene vardı. Galiba yaşlılığın hoş tarafı, geçmişinden korkmamak. O kadar mutluyum ki ben geçmişimden. Çok sağlam ilerlemişim. Tabii ki hesaplı kitaplı olmadı biliyorsun, gönül kadınıyımdır ama şans diyelim. Bir de benim inadım.

      Dizi bittiğinde panik duygusu oldu mu?
      Panik denmez ona, çok kırıldım. Hak etmediğim bir tavırla karşılaştım. Buna karşılık sessiz durmayı yeğledim. Ne söylesem ortalarda ciklet olacaktı, magazinin işine yarayacaktı. Haklı olduğum yerde sanki haksızmışım gibi susmak çok zor oldu. Çok güzel yaşanan beş yıllık bir ilişkinin bu kadar manasızca, insanı yaralayacak şekilde bitmesi, hani dersin ya “Ben bu adamı hiç tanımamışım, beş sene nasıl geçirdim bununla?”, onun gibi bir şeydi. Ama gördüğün gibi atlattık çok çabuk.

“Melekler Korusun’dan sonra kendimi biraz sakınacağım”
      Kariyerinize dair endişe duydunuz mu?
      Yok benim öyle bir problemim. Artık bu “Melekler Korusun” da bittikten sonra kabul edeceğim işlerde kendimi biraz daha sakınacağım. Çünkü anladım ki fiziksel olarak da yetişemiyorum bu tempoya. Bundan sonra alıp da bir diziyi baştan sona götürecek halim yok. Açıkçası beni zorlayan da bir şey yok. Oyuncu olarak bana keyif verecek şey beni zorlamak, bana yeni bir ufuk açmak. Bunların hiçbiri bana yeni ufuk açmıyor. Açıkça sorsan benim şu anda namütenahi param olsa ne dizi çekerim ne bir şey yaparım. Çok sevdiğim bir filmde rol alırım, onun da ben koyarım şartlarını. Yapacak çok işim var benim, okuyacak çok kitabım, yapacak çok resmim, kuracak çok hayalim var.

      “Melekler Korusun”u kabul etmenizde neler etken oldu?
      Bir kere yapımcı Timur Savcı’nın tavrı çok etkiledi beni. Çok medeni, çok açık, insanın gözünün içine bakıyor konuşurken. Yedi aydır çalışıyoruz, şimdiye kadar yanılmadım, ama ötekilerde de öyle zannediyordum, bilmiyorum. Hayat böyle bir şey. Ama “Ben artık kimseye güvenmiyorum” gibi bir durum yok. O zaman yenilgiyi, ölümü kabul etmiş olur insan.

”Avrupa Yakası’nı izlemeye çalıştım, yüreğim almadı”
      “Avrupa Yakası”nı izliyor musunuz?
      Hayır, vaktim olmuyor. Bir sefer şöyle bir baktım, başka dizi seyrediyormuşum gibi, yüreğim almadı. Çok iyi okumuş, üniversiteye Harvard’a yolladığım evladımın geri zekalı, kekeme olduğunu görüyorum hissi. Olmadı.

      Melek hakkında ne düşünüyorsunuz?
      Melek biraz didişmeli çıktı. Benim gördüğüm Melek’le yazarların gördüğü Melek arasında fark var ama şimdi itirazları olmadığına göre herhalde beğendiler diye yorumluyorum. Benimki daha sert, daha hayata yapışan, dirayetli bir Melek.

      Süt annesiyle korkunç bir ilişkisi var...
      O hayatımda hayal edeceğim bir şey değil, benim için büyük bir soru işareti. Fakat biz Yıldız hanımla çok keyif alıyoruz oynarken, benim de hoşuma gidiyor bu yaşımda birdenbire genç kız rolü oynamak. Höt diyor, ben “Peki anneciğim” diyorum. Çok değişik bir rol oldu benim için. Hem höt zöt diyebiliyorum, hem korkabiliyorum, hoş yani, git gelli bir şey, yarı şizofrenik bir kadın işte.

      Anne olarak Melek ile Hümeyra’nın alakası yok herhalde değil mi?
      Yok tabii ben böyle av köpeği gibi oğlumu takip etmedim ama gözüm üstündeydi hep. Bir yandan çok ağır çalışıyordum ve sanatçıydım. Normal anne kalıplarına uymuyordum, bunun iyi tarafları da var kötü tarafları da, o kısmını Sadık’a sormak lazım. Ama benim kısmımdan, iyi ki yapmışım, anne duygusu sonradan edinilecek bir şey değil, onu yaşamanız lazım.

      Kaç yaşında doğurdunuz?
      25. Onun için şimdi arkadaş gibiyiz. Mesela geçenlerde baş başa gittik Beyoğlu’na, kitap filan aldım ben, House Cafe’de biraz oturduk dertleştik. Çok yakın bir erkek dostumla konuşur gibi hissettim. Bu çok rahatlatıcı bir şey. Anne-oğul ilişkisinin dışında böyle sağlam bir dostunun olması coşku veriyor insana.

      Kariyerinizin en parlak döneminde anne olmuşsunuz...
      Evet, tabii ki bazı şeyleri durdurdu, mesela İngiltere’ye gidip bir şeyler yapmak istiyordum, Sadık’tan dolayı gitmedim. Fakat bunlar bana pişmanlıklar olarak geri dönmedi. Terazinin kefesine koyduğun zaman Sadık o kadar ağırlıklı bir duygu ki benim için, “Çocuğum olmasaydı ben Nirvana’ya ulaşmıştım” gibi bir derdim yok. Galiba böyle Nirvana’ya ulaştım ben.

“Plak yaptım dediğimde eve bomba düşmüş gibi oldu”
      Oğul evlendirme faslını nasıl yaşadınız?
      Valla ben eminim Sadık ile Aslı’dan daha çok eğlendim o düğünü yaparken. Sardunya’da yaptık, benim için bir proje oldu o. Çünkü ben düğün yapmak niyetinde değildim, ona ayırdığım parayı verecektim istedikleri gibi harcasınlar, saçma geliyordu bana anneyi anneanneyi yedirip içirmek. Ama Sadık “Yok anne, düğün istiyorum ben” dedi. O zaman akan sular durdu, düğün mü, al sana düğün. Ona müzik seçmemiz, ne yemek yenecek, neler yapılacak... Saltanat kayıkları tutuldu, Dolmabahçe’den bindirdim onları, ud, kanun, bir ekip kayığın içinde. Öyle geldiler Sardunya’ya.

      Hangi müziği seçtiniz giriş için?
      Oğlum dedi ki “Anne, sen İstanbul düğünü yapıyorum diye Vivaldi’ler koyarsın şimdi”. “Bakalım, Vivaldi de olabilir, Mozart da olabilir” dedim ve Laço Tayfa koydum. Hiç tahmin etmiyorlardı. Bütün o soğuk halalar, amcalar daha bunlar içeri girerken göbek atıyorlardı.

      Dans ettiniz mi?
      Etmez miyim? Hele oğlumla dans edeceğim diye özel parçalar seçtim. George Michael’ın bir parçasında dans ettik, “Amazing”.

      Anneniz Malike hanımla ilişkiniz nasıldı?
      Annem eski terbiye almış, otoriter bir kadındı. Öyle de olmak zorundaydı, 10 yaşında babamı kaybedince hem anne hem baba oldu bana. Ne öğrendimse annemden öğrendim, yemek yemekten dans etmeye kadar. Annem çok güzel dans ederdi, şarkı söylerdi, Edith Piaf’vari sesi vardı. Galiba o da kendi olmak istediği şeyi bana aşıladı. Evde çok müzik dinlenirdi, çok erken yaşta konsere gönderildim, baleyle karşılaştırıldım. Sanatçı olmamak imkansızdı sanki o ortamda. Ben plak yaptım dediğimde bomba düşmüş gibi olmuştu eve. Londra Pavyon’da çalışsam aynı şeydi onlara göre. Annem öyle düşünmüyordu ama. Kendini aştı annem benimle.

      Annenizin size kızınca “Siz” deme huyu olduğunu anlatmıştınız. Bağırıp çağırmaz mıydı?
      Hiç. Çok kızınca daha alçak sesle konuşurdu.

      O tuhaflıklardan biri de ilk şöhret olduğunuz yıllara rastlıyor...
      Evet sabah kahvaltısında incir reçeli yok diye surat astım. Dört çeşit reçel var ama. Annem geldi 20 dakika konuştu benimle, bir monolog. Benim hayatımın dönüm noktalarından biri odur. “Sen kim olduğunu zannediyorsun? Olsan bile nasıl böyle bir şey söylersin, sen önce bir çalış, hayata atıl, ondan sonra reçelin hesabını sor. Ayrıca karşınızda anneniz oturuyor” dedi özetle. Ve ben kendime geldim.

“Gazanfer bey sete her geldiğinde ayağa kalkardım”
      İlk plağınız çıkar çıkmaz parladınız mı?
      Evet, çok kısa zamanda şöhret oldum. Acayip bir olay oldu benim çıkışım, yanım kalabalıklaştı, beyaza siyah diyordum, herkes siyah diyordu. Bu da hoşuma gitti o dönemde. Bir ay bile olmadan annemin o konuşması geldi işte ve çok başka yerlerde götürdü beni. Ama belli ki ben de dönmeye yakınmışım, öyle de yetişmişim. Ben mesela annemin bütün arkadaşlarına ayağa kalkardım eve geldiklerinde, öyle oturduğum yerden selamlayamazdım. Erkeğe bile, ben Gazanfer bey (Özcan)?her sefer geldiğinde ayağa kalkıyordum. Şimdi dikkat ediyorum, böyle bir şey yok.

      “Malike, ne öğrettiysen kalktı tedavülden” diye şarkınız var annenize yazdığınız...
      Öyle, ayaklar baş oldu artık. İnsan her gün şaşırır mı, ben her gün şaşırıyorum.

“Şarkı söylemek artık içimden gelmiyor”
      Şarkı söylemeyecek misiniz artık bundan sonra?
      Hiç içimden gelmiyor. En son Sezen Aksu’nun ninnisini söyledim dizide, herkes alevlendi gene şarkı söyle diye. Stüdyoda gene heyecanlandım ama yok, artık yapmak istemediğim şeyleri yapmamama lüksüm var. Yüreğimi toplu olarak buna verecek durumda değilim şu anda. Hem zamansızlıktan hem duygu olarak orada değilim. Beni o işlere iten hep iç duygumdu. Yüreğimin gittiği yere gidiyordum, yüreğim öyle bir yere gitmiyor şu anda.

      O zamanlar seviyordunuz şarkı söylemeyi ama...
      O zamanlar bir şey anlatmak istiyordum. Derdim vardı, paylaşmak istiyordum. Şimdi de derdim var ama öyle paylaşılacak gibi değil. Ne yapacağım, bu yaştan sonra protest şarkıcısı olarak mı çıkacağım?

“Kadının biri saçımı tuttu, ‘A, bu sahiciymiş’ dedi”
      Sahneyi hiç sevmediğinizi söylemişsiniz bir röportajınızda...
      Konseri sevmiyorum. En son 97’de CRR’de yaptığım konserden keyif almıştım. Seyirci çok gönlüme göreydi. Fakat ondan önce beni korkutuyordu konser seyircisi. Hep “Hadi beni eğlendir, bir şey yap” diye bakıyorlar gibi gelirdi.

“İlk konserimde anladım ki sahneye çıkmayı sevmiyorum”
      İlk konserinizi hatırlıyor musunuz?
      Galiba korkunç bir deneyimdi. Tam da hatırlamıyorum açıkçası ama ben bu işi sevmediğimi anladım o gün. Ben katılımcı seyirci seviyorum, bana katıl, benimle mırıldan... Veya sus. E ne susuyor, ne bana katılıyor, başkalarının şarkılarını istiyor benden, o zaman keyifsiz. Hep ağlaya zırlaya çıktım konserlere.

      Birinin kafasına şişe attığınız doğru mu?
      Hayır ama azarladığım doğru. Yepyeni ayakkabıma viski döktü adam. Beni onore ediyormuş. Dünyanın parasını vermişim, ayakkabı da çok severim, tam şarkı söylüyorum, alttan vıcık vıcık bir durum, bir baktım viski döküyor. Mersi, istemem. Bebek Belediye Gazinosu’ydu. Sondur o, “Bir daha çıkmam ben bu sahneye” dedim.

      Anadolu turneniz var o dönem Fikret Kızılok’la, o nasıl geçti?
      Çok keyifliydi, çok öğreticiydi çünkü. Mesela Artvin’di galiba, otobüsten indik, kalacağımız otelin önüne geldik, insanlar birikmiş. Kadının biri uzandı saçımı tuttu, “Aaa kız Melahat gel, bu sahici” dedi. 1969 sonu bu. Çok enteresandı. Sahici ne demek? Ne düşünüyorlardı acaba?

      Hem bu kadar büyük bir şöhreti, hem neredeyse hiç tanınmadığınız zamanları yaşadınız. Bu durumlar nasıl etkiledi sizi?
      Hiç etkilememesi mümkün değil tabii. Şaşırmamak en önemlisi. Ben ne büyük şöhrete şaşırıyorum ne de tanınmamaya takıyorum. Tiyatro yaptığım devirlerde yüz kere geçtim gazetecilerin önünden, bir tanesi fotoğraf çekmedi. O zaman da alınmıyorum. Galiba ben hem iyi bir yerde iyi bir iş yapmak istiyorum, hem de fotoğrafımı çekmesinler istiyorum. Öyle bir dilemmam var.

'Avrupa Yakası'nın ardından Hümeyra

“Benim yaşımda flört eden kadınlar tuhafıma gidiyor”
      Biraz evlilik kurumundan söz edelim mi?
      Beceremediğim kurumdan...

      Beş defa evlendiniz değil mi?
      Beş ama evliliklerimden çok daha önemli ilişkilerim de oldu, çok özendiğim bir şeydi, anlaşan, 50 yıl beraber olan karı-koca. Tabii, rekorum yedi yıl. Oğlumun babasıyla, Mithat’la.

      Görüşüyor musunuz?
      Vefat etti. Sevgililerimin yarısı maalesef hayata veda ettiler.

      Evliliği neden beceremediğinizi düşünüyorsunuz?
      Rahmetli Turgut Boralı’nın lafıyla cevap veriyorum ben buna: “Bu kız belediyeye haber vermeden yapamıyor bu işi.” En şık şekli o. Ne bileyim, şölen, heyecan, kutlama sevdiğimden evleniyorum herhalde. Manalı manasız kutlama yaparız mesela evde Aslı, Sadık, ben. “Aaa haftalardır perşembeleri güneş açmıyordu” diye hadi içkiler açılır, güneşe kadeh kaldırılır. Bir kere mavi yolculukta Okluk koyunda kalmıştık. Orada her akşam Sadun Boro “A la luna” diye kaldırıyordu, bütün tekneler aya içiyordu, çok sevmiştim. Ben de aya, güneşe kadeh kaldıran bir kadınım... Hemen âşık oluyorum, çok çabuk vazgeçiyorum.

“Ömer Kavur hangi kapıyı açsa karşısında beni bulurdu”
      Dost kaldınız mı ayrıldığınız kocalarınızla?
      Evet, hemen hemen hepsiyle. Kalmadıklarım kendileri düşünsün.

      Ömer Kavur’la?
      Ömer Kavur çok özel bir insandı benim için. Sadece kocam olduğu için değil. Çok başka bir adamdı. Ondan da çok şey öğrendim. Hayata dair, ilişkilere dair, sinemayla ilgili...

      Uzaklaştınız mı aşktan?
      Evet, öyle bir ihtiyacım yok, erkekleri erkek diye değil insan olarak görüyorum artık. Böyle bir cinsiyetsizlik girdi hayatıma, ki bu da kötü bir şey değil. Benim yaşımda bir sürü kadın görüyorum hâlâ flört ediyorlar, benim çok tuhafıma gidiyor.

Kaynak: Milliyet




Google