Google
Cur-Cuna - Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalınız! Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalı
Ana Sayfa - Ajanda - Astroloji / Burçlar - Cep - Dosya - Eğitim - Ev / Dekorasyon - Faydalı Bilgiler - Giyim / Moda - Hobi - Kariyer - Kültür / Sanat - Magazin - Mekan - Otomobil 
Özel Günler - Sağlıklı Yaşam - Seyahat / Tatil - Spor - Teknoloji - Televizyon - Eğlence - Yaşam - Çocuk - Dostlarımız - Erkek - Genç - Kadın - Seri İlan - Ziyaretçi Defteri 
Spor



Maç spikerlerinin renkli dünyası
“Uğursuz spiker diye bir şey yok, futbolcu bize göre mi oynuyor?”
Star tv maç spikerleri       Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın Star TV’den yayımlanan Şampiyonlar Ligi maçlarını anlatan ve yorumlayan ekip; bu heyecanlı sezonda sesleri, esprileri ve komik cümleleri ile zihnimize kazındı. Bu arada iki takımın taraftarları da kendilerine göre “uğurlu” ve “uğursuz”ları belirledi. Spikerlerden Ertem Şener “Skorun bizimle ne ilgisi var? Fenerbahçe-Chelsea maçında Aurelio spiker kabinine bakıp mı atıyor topu Kazım’ın önüne? Bu anlayışı yabancı meslektaşlarımıza da anlatamıyoruz” diyor

      Onlar bize Şampiyonlar Ligi maçlarını aktaran sesler. Maçların çoğu zaman görünmeyen kahramanları. Anlatımlarıyla bizi heyecanlandırıyor, yorumlarıyla üzüntümüzü hafifletmeye çalışıyorlar. Oyuncular kadar yoruluyor, emek sarf ediyorlar. Onlar: İlker Yasin, Gökhan Telkenar, Emre Tilev, Ertem Şener ve Sabri Ugan.

      Biri tarih okumuş, ikisi işletme, bir diğeriyse gıda mühendisliği... Hepsinin ortak noktası bu işi gerçekten sevmeleri.

      Yayındaki ciddiyetleri onları bir araya getirince dağılıveriyor. Mesleklerini anlatırken mahalle maçı yapan çocukların heyecanını yaşıyorlar. Bir yandan coşuyor bir yandan da birbirlerine takılmadan edemiyorlar.

Hangi maçı kimin sunacağına nasıl karar veriliyor? Uğurlu veya uğursuz spiker gibi bir ayrım var mı?
      İlker Yasin:
Spikerleri seçerken performansları, işe hazırlanmaları, sorunu anında çözebilme yetenekleri, maçın ligi ve niteliği gibi kriterleri göz önünde bulunduruyorum. Uğurlu, uğursuz spiker gibi inançlarım yok. Ama Fenerbahçeliler bana uğursuz der.

      Sabri Ugan: Bence İlker abinin spiker seçimi işi zor. Ama uğursuz spiker inancı olsaydı 8-0’lık Beşiktaş mağlubiyeti sonrasında İlker Yasin’in beni bir daha Beşiktaş maçına vermemesi gerekiyordu. Oysa çıktım ve Beşiktaş Marsilya’yı 2-1 yendi.

      Gökhan Telkenar: Ben de adil ve özgür bir dağıtım olduğuna inanıyorum. Spikerlikte uğuru pek düşünmüyoruz. Ama Fenerbahçeliler “Abi, bizim maçları sen anlat, uğurlu geliyorsun” der.

      Ertem Şener: Burada hepimiz birbirimizi motive ediyoruz. Son Fenerbahçe-Chelsea maçı öncesi Emre’ye mesaj attım mesela. Uğurlu spiker konusu ise Türkiye’de bazı kesimlere has. Ben geçen sene Galatasaray’ın beş maçını anlattım, kaybetti. Sabri Ugan bir tane anlattı, kazandı. Ama skorun spikerle ne alakası var? Fener-Chelsea maçında Aurelio spiker kabinine bakıp mı Kazım’ın önüne topu atıyor? Bizim insanlarımızdaki bu anlayışı yabancı meslektaşlarımıza da anlatamadım. Mantığı anlayamadı bir türlü adamlar!

      Emre Tilev: Çevrem benim Fenerbahçe maçlarına uğurlu geldiğimi söylüyor. Ben de yavaş yavaş inanmaya başladım. Ama çok doğru bir düşünce değil.

Emre Tilev: “ Küçükken tuvalette bile kendi kendime maç anlatırdım”
Yabancı dil biliyor musunuz?
      İlker Y.:
İyi derecede İngilizce biliyorum.
      Gökhan T.: Orta derecede İngilizcem var.
      Ertem Ş.: İtalyancam oldukça iyi. İngilizcem onun kadar değil.
      Emre T.: İngilizce biliyorum, bunun yanı sıra futbolun ortak dilinden yararlanıyorum.
      Sabri U.: Ben de İngilizce konuşuyorum.

Oyuncu isimlerinin telaffuzu için kendinizi nasıl geliştiriyorsunuz?
      Gökhan T.:
Konsolosluğu arıyorum. Ya da oyuncuların menajerlerine soruyorum. Burada o dili bilen arkadaşlara da danışıyorum.
      Ertem Ş.: Yabancı kanallardan izliyorum.
      Sabri U.: Bu konuda kendinizi geliştirmek çok zor. Çünkü her ülke aynı ismi farklı şekilde söyleyebiliyor. Portekiz’de Beşiktaş’ta oynayan Tello’ya Tello, Şili’de Teyyo diyorlar. İspanya’da Jose’ye Hoze, başka yerde Joze deniyor. Ama çok bilindik isimleri yanlış söyleme lüksümüz de yok.
      Emre T.: Bir keresinde bir oyuncunun ismini yanlış telaffuz edince o zamanki patronum Erol Aksoy aradı. “Hayatım, ben Erol Aksoy, o adamın adı öyle değil böyledir” deyip ismi düzeltti.

Profesyonel olarak futbol oynadınız mı?
      Gökhan T.:
1982’de Altay’ın yedek kalecilerinden biriydim. İki sene Altay’ın gençler kadrosunda kaleyi korudum. Daha sonra sakatlandım ve 1984-1987 yılları arasında profesyonel ligde hentbol kaleciliği yaptım.
      Ertem Ş.: Futbol oynamadım. Arkadaşlarım halı sahada oynardı, ben de anlatırdım.
      Emre T.: Ben mahallede topu olan ama oynamayan çocuktum. Herkese topu verir, “Hadi siz oynayın, ben de anlatayım” derdim. Tuvalette bile kendi kendime maç anlatırdım.

Hangi takımı tutuyorsunuz? O takımın maçı sırasında tarafsız olabiliyor musunuz?
      Ertem Ş.:
Ben takım adı vermeyeyim çünkü çok ciddi küfürler ediliyor bize. Ama yabancı takımlardan Milan’ı tutarım. Tabii bir Türk takımıyla maçında Türklük ağır basar.
      Gökhan T.: Gönlümdeki aslan, eskiden kaleciliğini yaptığım Altay. Ama mesleğimi yaparken tüm Türkiye’ye seslendiğim için takım tutmam mümkün değil. Yoksa sadece bir kulübe seslenirim ve bu mesleği inkar ederim.
      Sabri U.: Geçen gün Facebook’ta bir mesaj gelmiş, “Abi, ne olur Beşiktaşlıyım de, değilsen çok üzülürüm” diye. Biz takım tutma hakkına sahip değiliz. Ama 10 yaşındaki oğlum Beşiktaşlı.
      İlker Y.: Bir gazetede Galatasaray yazıları yazıyorum diye herkes o takımı tuttuğumu düşünüyor ama ben futbolu tutuyorum.

Patronunuz İlker Yasin’in yorumcu olarak yanınızda oturması sizin için nasıl bir his?
      Gökhan T.:
Yan yana anlatmayı İlker abiye 2000 yılında ilk ben teklif etmiştim. Eurosport’taki spikerler gibi eğlenelim gülelim demiştim. O, yayında beni germekten çok benim anlatımıma renk katıyor.
      Ertem Ş.: Ben spikerlik anlamında olgunluk dönemimi İlker Yasin ile yaşıyorum. Zaman zaman dizime vurarak beni ikaz ettiği oluyor. Ama benim için bu rahatsız edici bir baskı değil. Maç zaten tek kişiyle anlatılmaz. Birinin sizi yönlendirmesi lazım.
      Sabri U.: Ben İlker Yasin ile maç anlatma şansını henüz yakalayamadım.
      Emre T.: İlker abi veya başka bir usta isim ben anlatırken yanımda yorum yapıyorsa gerilmiyorum ama ben anlatırken dinliyorsa ifadelerimi seçerken daha dikkatli oluyorum.
      Gökhan Telkenar: “Yayında önemli olan bıdı bıdı konuşmak değil”

Maç sunumlarından önceki hazırlıklarınız neler?
      İlker Y.:
Bir futbol yorumcusu o maçı kendisinin anlatacağını daha bilmeden hazırlanmak zorundadır. Şu anda bilgiye ulaşmada bugünkü spikerler teknolojinin nimetlerinden yararlanabiliyorlar, bizden daha şanslılar. Ben maçı anlatacak arkadaşa yayın öncesinde her iki takımın da orta saha oyuncularını, hakemin son yönettiği maçı biliyor mu diye sorarım.
      Gökhan T.: Ben hep günceli takip ediyorum. İnternet sitelerinden, gazetelerden, orada yaşayan kişilerden bilgi alıyorum. 90 dakika boyunca bu bilgileri izleyiciyi sıkmadan vermeye çalışıyorum. Önemli olan bıdı bıdı konuşmak değil.
      Ertem Ş.: Salı günü Chelsea-Fenerbahçe maçını anlatacağım. Bir hafta önceden araştırmalarıma başladım. UEFA’nın, Eurosport’un, yabancı spor gazetelerinin resmi internet sitelerinden bilgiler ediniyorum, notlar alıyorum.
      Sabri U.: Bizim için hazırlık hiç bitmez. Ama maça yoğunlaşma sürecim bir gün önceden başlıyor.
      Emre T.: Ben anlatacağım maçı çalışmaya 15 gün önceden başlıyorum ve oyuncuların forma numaralarını ezberliyorum. Yayına çıkmadan ise mutlaka yönetmenden “Yayına bir dakika kaldı” işaretini almak istiyorum. Bir duam var, onu okuyorum. 30 saniye kala bütün teknik ekibe başarılar diliyorum. Hakemin düdüğünü bekliyorum. Ondan sonra “Düdüğü duydunuz ve maç başladı” diyorum. Hakem mutlaka benden önce konuşmalı. Bu arada ben mutlaka takım elbise giyerim.

“3-0’lık maça 3-1 dedim; ofsaytı görmemişim”
İlker Yasin
      Ben işe başladığım yıllarda yurtdışına çıkınca mutlaka plaklar alır, yabancı spikerlerin isimleri nasıl telaffuz ettiklerine bakardım. Bir yandan da yabancı spor dergilerine üyeydim. Elime geçirdiğim görüntülerden futbolcuların yürüyüş stillerini ve saçlarının nasıl dalgalandığını bile öğrenirdim.
      Döviz sıkıntısının olduğu yıllarda da yabancı iki takımın maçını Ankara’dan ekrandan izleyerek anlatmıştım. Maçı 3-1 sonuçla anlatarak bitirmiştim. Meğer bir gol ofsaytmış; 3-0 bitmiş. O dönemlerde yayın kalitesi bugün kadar iyi olmadığından ofsaytı görmemiştim.
      Bazen konsantrasyon hataları yapabiliyorum. Mesela sapsarı adama gittim “Uche” dedim. Bir de 1989’da “Ağlamak istiyorum sayın seyirciler” demiştim. Bu çok eleştirildi. Galatasaray yarı finale yükselmişti ama orada başka bir mesele vardı. Galatasaray tura veda etseydi Türk seyirciler Köln’ü yakabilirdi. Bende Türkiye’nin kötü bir imajı olmayacağı sevinci vardı. Gerçi yine 15 araba kundaklandı.
      Maç bitiminde 10 ton kömürü indirmişim gibi bir yorgunluk hissediyorum.

“Oğlum bana ‘Bobo’ diyor. Beşiktaşlı olacak sanırım”
Emre Tilev
      Ben maçı ayakta anlatıyorum. Maçın devre arasında kimseyle konuşmuyorum, cep telefonumu açmıyorum. Ne zaman ki maç bitiyor o zaman hayat devam ediyor benim için.
      Colin Kazım’ın 47 numara ayakkabı giydiğini, John Cole’un laptop’unun ekranında Zico’nun resminin olduğunu söyleyebilmek için çok araştırmacı olmak gerek. Ben tam bir internet kurduyum. Ya da gidip direkt oyuncuların kendilerine soruyorum. Hagi’nin ayakları 35,5 numaraydı. Bunu soyunma odasına girdiğimde kendisi söylemişti.
      Maç sonrası en sert eleştirmenim babamdır. Kendisi opera sanatçısı. Sesimde bir titreme olduysa, bir kelimeyi yanlış vurguladıysam döver gibi söyler. Ama ben apartman görevlisi dahil herkesten fikir alırım.
      “Bobo çok babasın” lafı doğaçlama çıktı. Son Fenerbahçe maçında söylediğim “Golü atan Kazım, yazan Kazım, karşınızda Kazım Kazım” da böyleydi. Benzeştirmeleri seviyorum, çok kitap okuyarak kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Yaklaşık 3 bin kitaplık bir arşivim var. Bu arada dört yaşındaki oğlum da sürekli bana “Bobo” diyor. Beşiktaşlı olacak sanırım.
      Hayatımda hiç sigara da alkol de almadım. Toplam 10 bardak kahve bile içmemişimdir.

“Yasin’den sonra hocalarım PlayStation spikerleri"
Ertem Şener
      Küçükken bir teybim vardı, ona maç anlatırdım. Elimde darbuka ile taraftarın davul çalma efektini yapardım. Sonra sesimi birden kısıp “Evet sayın dinleyiciler şimdi mikrofonlarımız Ankara’da İlker Yasin’de” derdim. Birden İlker Yasin olurdum.
      PlayStation’ı oynamam, dinlerim. İlker Yasin’den sonra benim hocalarım PlayStation spikerleri.
      Maçtan bir gün önce sanki sesim kısılmış gibi geliyor. Devamlı öksürüp duruyorum. Ama yayına çıktığımda sesimin kısık olmadığını anlıyorum.
      Maçtan iki saat önce yemeyi bırakıyorum. Oturarak anlattığım için dalağımın şişik olmaması gerekiyor.
      Yurtdışına maç için gittiğimde futbolcularla aynı otelde kalıyorsam resepsiyonda dört-beş saat nöbet tutuyorum. Oyuncularla, menajerlerle sohbet ediyorum. Manchester United’lı Evra’nın 23 kardeşi olduğunu bu şekilde öğrenmiştim.
      Maçtan sonra kendimi mutlaka izler, artılarımı ve eksilerimi not alırım.
      Ben maç gecesi bitene kadar her dakikayı tekrar yaşıyorum. Bir keresinde gol anında ne dediğimi duymak için gece 2,5’ta evin kapısından dönüp kanala gelmiştim
      Fenerbahçe’nin Chelsea maçı için pazartesi gideceğiz İngiltere’ye. Fenerbahçe’nin turu geçeceğine inanıyorum. Ama Manchester United ile finale kalırsa çok heyecanlı bir maç olur. Bu tip maçların sonuçları şaşırtabilir.

“Maçı kazandıysak sonrakine kadar sakalımı kesmem”
Gökhan Telkenar
      Maçtan iki saat öncesine kadar hiçbir şey yemem. Nefes yollarının iyi çalışması için midenin boş olması lazım. Aralarda küçük yudumlarla su içerim.
      Bir maçta yendiysek öbür maç oynanana kadar sakalımı kesmiyorum.
      Beni herkes kendi takımından zanneder. Beşiktaşlılar beni kongre üyesi yapmaya çalıştı.
      Kendimi izlemekten ve dinlemekten nefret ederim. Ama kişi dışarıdaki yorumlardan önce kendi kendini eleştirmeli. Ben bir taraftar gözüyle kendimi izliyorum. Kendimi “Acaba bu adama küfür mü ederim, yoksa ne iyi anlatmış mı derim” gibi değerlendiriyorum.
      Çok gollü bir maçtan sonra bana skoru sorsanız söyleyemem. Beynim tamamen sıfırlanır, kilitlenir. Anlık bir şok yaşarım. Bir gün sonra ancak kendime gelirim.

“Maç anlatırken beni görenler bakıp gülerler”
Sabri Ugan
      Ben narsisist bir adamım, kendi hatalarımı göremem. Ama fikrine değer verdiğim yöneticilerimin ve arkadaşlarımın yorumlarını her zaman dikkate alırım.
      Maçı tamamen yaşadığım için kan ter içinde kalıyorum ve bariz yorgun düşüyorum. İyi anlattığımız bir maç sonrasında vücudumuza sanki masaj yapılmış gibi oluyor.
      Anlatırken yüz mimiklerim geriliyor, ellerimi kollarımı kaldırıyorum. Beni görenler bakıp gülerler.
      Hagi’nin Atlethic Bilbao’ya son dakikalarda attığı bir gol vardı, onu anlatırken bütün sıfatları, tamlamaları kullanmışım. İzledim ve “Aferin Sabri” dedim kendi kendime.
      İyi bir korku filminde müzik olmadan korkmazsınız. Güzel bir maç da iyi bir sunum olmadan tat vermez.

“Sevilla maçındaki ‘Selçuk, Keita’yı maymun etti’ lafının arkasında duramam”
Söyledikten sonra pişman olduğunuz bir söz var mı?
      Gökhan T.: Meslek hayatımda ilk defa istemeden bir tabir kullandım. O da Fenerbahçe-Sevilla maçında siyahi oyuncu için “Selçuk, Keita’yı maymun etti” dedim. Bunu bazı eleştirmenler ırkçılık olarak yorumladı. Benim de arkasında durduğum bir laf değil ama ben sadece deyim niteliğinde söylemiştim o sözü.
      Ertem Ş.: Ronaldinho için “Çölde bir vaha gibi” demiştim. İnsanlar “Ya sen aşık mısın bu adama?” demişlerdi. Sonrasında da bir yağlı güreş maçı anlattım, orada da “Ertem Şener dikkat, güreşçiler arasında Ronaldinho yok ama bu adamların hepsi yağlı ve çıplak” demişlerdi. Bir de radyoda iki Türk takımının maçı varken tuttuğum takım gol yiyince “Maalesef top ağlarımızda” lafını kullandım.
      Sabri U.: 500’e yakın maç anlatmışımdır. Mutlaka pot kırmışımdır ama pişman olduğum hiçbir şey yok.
      Emre T.: Bir kere hiç hazırlığım olmadığı halde bir basketbol maçı sunmam gerekti. Kadro yazılı bir şekilde elime verilmedi, sonra getireceğiz dediler. Maçta bir basket oldu. Ben de “Mirsad’dan muhteşem bir basket” dedim. Sonra kameraman tribünleri gösterdi. Mirsad orada oturuyordu. Sustum, hiçbir şey söyleyemedim.

Deivid kendi kalesine gol atınca içinizden başka şeyler söylemek gelmedi mi?
      Emre T.:
Gelmez mi! Ama normal yaşantımda da küfür kullanan biri değilim. En büyük küfürüm trafikte söylediğim “öküz”dür. Ama işimi yaparken her lafı akıl süzgecimden geçiriyorum. Çünkü o kelime sizin isminizi kirletebilir.
      İlker Y.: Kendi kalenize attığınız goller hep dramatik olmuştur.

Anlatması kolay veya zor maç nedir?
      Gökhan T.:
Bir jübile maçı ile Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ya da milli takımın yarı final, final maçlarını elbette bir tutamam. Maçın atmosfer ve heyecanı daha farklı oluyor.
      Sabri U.: Çok pas hatasının olduğu maçı anlatmak zordur. Maç ortada geçiyordur, top kaybı vardır, anlatacak hiçbir şey bulamazsın. Galatasaray-Juventus maçı da belki gergin bir maçtı ama benim için anlatması zor değildi.
      İlker Y.: Sizi izleyen bir kişi bile varsa her maçın riski aynıdır. Hata yapmama sorumluluğunu taşımak lazım.

“30 spor müdürüne mektupla iş başvurusunda bulunmuştum”
Bu işten iyi para kazanıyor musunuz?
      Emre T.:
Gıda mühendisliği yapsaydım daha çok kazanırdım. Biz sanıldığı kadar büyük paralar kazanmıyoruz.
      Gökhan T.: Bir örnekle durumu açıklayayım: Bir maç için İngiltere’ye gittim. Metroya, otobüse binerek stada geldim. Birden kırmızı bir Corvette yanaştı, şık giyimli, elinde laptop’u olan bir adam indi. Kan ter içinde spiker kabininde kağıtlarımı yerleştirmeye başladım. O adam geldi yanıma oturdu, laptop’unu açtı. Meğer o da spor spikeriymiş!
      Ertem Ş.: Herkes mikrofunun başına geçince bizim marka değerimiz düşüyor. Önemli olan o anda yayını kurtarmak diye görülüyor.
      İlker Y.: Ben şu anda hak ettiğimi aldığım inancındayım.

Bu işe nasıl başladınız? Alaylı mısınız, mektepli mi?
      İlker Y.:
İşletme mezunuyum. 1976’da TRT’nin spikerlik sınavını kazandım. 15 yıl TRT’de çalıştım. Sonra özel kanallarda görev aldım.
      Gökhan T.: 1985’te TRT’nin sınavını kazanarak TRT’de işe başladım.
      Ertem Ş.: Tarih mezunuyum. Televizyonlarda çalışan yaklaşık 30 spor müdürüne mektupla iş başvurusunda bulundum. 1997’de TGRT’de çalışmaya başladım.
      Emre T.: Gıda Mühendisliği’ni kazanınca yerel bir kanalda işe başladım. 1994’te İlker abi ile tanıştık. Bana “Ne olacaksın?” diye sordu. “Spiker” dedim. “Hadi ya!” dedi. Sonra beni iki ay denedi. Bir gün yayına çıkmak zorunda kaldım. Yayın sonrası kovulduğumu söyledi, sonra “Pasaportun var mı? Formula 1 anlatmaya gidiyorsun” dedi.
      Sabri U.: İşletme mezunuyum. 1985’te Sakarya gazetesinin spor müdürlüğünü yaparak işe başladım. Daha sonra televizyonla tanıştım.

Kaynak: Milliyet




Google