Google
Cur-Cuna - Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalınız! Bilgi, Eğlence ve Yaşam Portalı
Ana Sayfa - Ajanda - Astroloji / Burçlar - Cep - Dosya - Eğitim - Ev / Dekorasyon - Faydalı Bilgiler - Giyim / Moda - Hobi - Kariyer - Kültür / Sanat - Magazin - Mekan - Otomobil 
Özel Günler - Sağlıklı Yaşam - Seyahat / Tatil - Spor - Teknoloji - Televizyon - Eğlence - Yaşam - Çocuk - Dostlarımız - Erkek - Genç - Kadın - Seri İlan - Ziyaretçi Defteri 
Teknoloji



Sponsor Linkler:
Elektrik mühendislik hizmetleri
Bilim ve teknoloji dünyasından merak ettikleriniz
      Megahertz ölçüsünü düşünürsek, insan beyni ne kadar hızlı çalışır?
      Örneğin görsel tanımlama gibi bir işlemde insan beyni bir süper bilgisayara göre çok daha hızlıdır. Matematikte ise bir el hesap makinasından daha yavaştır çünkü yapısı çok farklıdır. Sinir Ağı araştırmaları beynin nasıl çalıştığını incelemeye başlamıştır. Beyin ile bilgisayar arasındaki en büyük farklardan biri, doğrusal işlemcilerle donanmış tipik bir bilgisayarda bu işlemcilerin belli bir anda tek bir şey yapmasıdır. Bu da bir saniyede ne kadar iş çıkardığının hesaplanabilmesine olanak tanır. Tipik bir PC'de bir işlemci ve geniş bir bellek bulunur. Beyinde ise milyarlarca işlemci (nöronlar) ve sınırlı bir bellek bulunur.

      Bilgisayarın hard diski nasıl çalışır, nasıl bilgi saklar ve gönderir?
      Uzun ve karmaşık bir konu. Kısaca özetlersek, hard disk aynı bir kaset teybi gibi çalışır (lütfen dikkat, türkçede “teyp” yanlış kullanılmaktadır, teyp makarayı çalan alet değil makaranın kendisidir). Bir düz plakanın (“platter”, üzerinde verilerin saklandığı manyetik veya manyetik/optik cihaz; disk platter’lardan oluşur) yüzeyi (tıpkı bir kaset teyp gibi) manyetik melzemeyle kaplanır. Okuyucu veya yazıcı bir kafa bu plakanın çok küçük bir parçası üzerinde bir manyetik alan algılar veya yaratır. Okuyucu kafa, plaka üzerinde belli bir dizge doğrultusunda dolaşır. Eğer bir manyetik alan algılarsa bilgisayara bir “1”, algılamazsa bir “0” gönderir. “1”ler ve “0”lardan oluşan örgü bilgisayarın çalışması için gereken bilgiyi oluşturur.

      Neden bilgisayar klavyeleri alfabeye göre dizilmemiştir?(Erdal Özdemir)
      Bunu bilmek sizi de şaşırtacak, ancak dünyada Q klavye olarak bildiğimiz tuş dizilimi aslında daktilonun icat edildiği ilk günden beri değişmedi. Neden tuşların bu şekilde dizildiği konusunda da çeşitli rivayetler olmasına rağmen şimdilik en yaygın kabul gören hikaye şu: Yazı makinesinin mucidi olan Christopher Latham Sholes, 1867'de cihazın patentini alarak ilk çalışan örnekleri ortaya koyduğunda cihazın tasarımından kaynaklanan mekanik bir sorunla karşılaşır. İcat ettiği yazı makinesinin harfleri kağıda basmak üzere kullandığı mekanik harf kolları, kapalı bir kutunun içinde yer almaktadır ve iki kol birden kağıda doğru havalandığında içerde sıkışmaya neden olmaktadır. Sholes bu problemin çözümü için, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak üzere harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görür ve Q klavye adını verdiğimiz harf dizilimi ortaya çıkar. Daha sonra bu cihazın üretim hakkını satın alarak 1874'te seri üretime geçen E. Remington & Sons firması aynı harf dizilimini kullanmaya devam eder ve cihaz bu harf dizilimiyle tanınır. Erken kalkan yol alır misali, bu dizilim bir daha değişmez.

      Tabii bu konuda anlatılan başka efsanevi hikayeler de var. Örneğin bu hikayelerin bir diğeri şunu iddia eder: İlk üretilen yazı makinesinin adı "Sholes & Glidden Type Writer" olarak geçer. Buradaki "Type Writer" kelimelerini oluşturan harflerin tamamı Q klavyenin en üst sırasında yer almaktadır. Böylece satıcılar, bir kağıda kolayca "Type Writer" yazarak ürünlerinin yeteneğini karşılarınmdakine gösterme şansı bulmaktadırlar.

      Bu arada, tarih boyunca Q klavyenin daha iyi alternatifleri olabileceğini düşünenler de olmamış değil. Örneğin Washington State Üniversitesinden Prof. Dr. August Dvorak, 1932 yılında İngilizce'de çok kullanılan harflerin klavyenin en kolay ulaşılabilir yeri olan orta sırasına toplandığı bir klavye dizilimi önerir. Dvorak'ın araştırmalarına göre, sekreterlerin parmakları gündelik yazı işleri sırasında Q klavyede 16 mil yol alırken Dvorak klavyesinde sadece 1 mil yol almaktadır. Ancak daktilo ustalarının Q klavyeye olan mevcut alışkanlıkları ve piyasanın Q klavye tarafından çoktan istila edilmiş olması nedeniyle Dvorak'ın klavyesi yayılamaz ve kaybolup gider.

Bilim ve teknoloji dünyasından merak ettikleriniz       Neredeyse 125 yıl önceden kalma bir daktiloya ait tuş dizilimi

Bilim ve teknoloji dünyasından merak ettikleriniz       Bu da Dvorak'ın 1932 yılında ortaya koyduğu, ancak yayılamayan klavye dizilimi

      Q klavye dışında, Türkçe için kullanılan F ve diğer bazı ülkelerde kullanılan A klavye dizilimleri de mevcut. Bunlar da Dvorak'ın yapmaya çalıştığını temel alarak, kullanıldıkları ülkelerin diline göre yaygın kullanılan harfler elin nispeten kolay ulaştığı merkez konumlara yerleştirme amacı taşıyorlar ve bu sayede yazım hızını artırmayı hedefliyorlar.

      F klavye nasıl ortaya çıkmıştır? (kübra keskin)
      Yazı yazmakta kullanılan klavyeler, genellikle kullanılan dilde en sık telaffuz edilen harflerin en kolay ulaşılacağı yerlere yerleştirilmesi ilkesini taşır. Böylece yazı yazan kişi kolaylıkla aradığı tuşları bulabilir. Q klavyeler İngilizce'ye uygun biçimde tasarlanmıştır. F klavyelerdeyse, Türkçe söylenişte en sık kullanılan a, e gibi sesli, k, m gibi sessiz harfler klavyede parmakların en kolay erişebileceği yerlere yerleştirilir.

      Günümüzde kullanılan bilgisayar klavyeleri daktilo kullanılan dönemlerden kalmadır. Daktilodan bilgisayara geçildiğinde harf diziliminde değişiklik yaşanmadı. Gerek q, gerekse f klavyeler yazı yazan kişinin belli bir hızda yazı yazmasına olanak verecek şekilde tasarlanmıştı. Daktilo kullanıldığı dönemlerde gereğinden hızlı yazmak tuşların kilitlenmesine nende oluyordu. Bu yüzden çok yavaş yazmak kadar çok hızlı yazmak da istenen bir şey değildi. En uygun hızda yazmak üzere tasarlanan tuş dizilimi daktilodan bilgisayara geçildiğinde varlığını korudu.

      Önbellek nedir, bilgisayarın hızı üzerindeki etkisi nedir?
      Bilgisayarlar son derece yüksek hızlarda çalışır. Günümüz CPU’ları saniyede 400 milyon ve hatta daha fazla dönüş hızında çalışmaktadır. Bu da, her 2,5 nanosaniyede bilgisayarın eksiksiz bir işlem döngüsünü gerçekleştirebilmesi demektir. Günümüz bilgisayarlarında bunun anlamı bir veya iki komutun yerine getirilmesi demektir. Örneğin bir Pentium III 400 model bilgisayarın iddia edilen hızı budur.
      Burada sorun, bilgisayarın, bu hızda çalışırken, program ile verileri başka bir yerde uygulatmaya gerek duymasıdır.
      Bu da şöyle gerçekleşir; program ile veri hard disk’ten RAM’e yüklenir. RAM’den önbellek RAM’ine yüklenir ve CPU tarafından burada uygulamaya sokulur.
      Hard disk’ler CPU’larla karşılaştırıldığında çok yavaştır, RAM hard disk’e göre çok daha hızlı olmasına karşın CPU’dan 4-5 kat daha yavaştır. Ayrıca, güç kesildiğinde RAM silinir. Önbellek RAM’i ise son derece hızlıdır, CPU ile neredeyse aynı hızda veri alabilmektedir.
      Önbellek RAM’i ile normal RAM’in çalışma biçimleri birbirinin neredeyse aynıdır, ancak önbellek çok daha hızlıdır ve pahalıdır. Işte bu nedenle önbellek RAM’leri az kullanılmaktadır, çok pahalıdırlar. Bilgisayarların maliyetini düşürmek amacıyla, çok büyük miktarda veriler hard disk’lerde saklanır, çünkü bunlar çok ucuzdur.
      Mühendisler, bilgisayarların maliyetini düşürmek üzere RAM’de veri ve komutlara gereksinim duyulduğunda bunları hard disk’ten yükleyen kontrol ediciler tasarlamıştır. Bunlara RAM’de gerek duyulmadığında, başka birşey yüklenir. Ardından, bilgisayar çalıştıkça, o an için neye gerek duyuluyorsa önbelleğe yüklenir. Kontrol edici neye gerek duyulduğunu başarıyla öngörebilirse, bilgisayar en yüksek hızda çalışabilir.
      Soruya gelirsek, önbellek bilgisayarın uygulamaları için gerek duyduğu programı ve veriyi aldığı yerdir. Eğer önbellek CPU’nuzdan yavaşsa, bilgisayarınız yavaşlayacaktır; ancak, eğer hızlıysa, bilgisayarınız hızlanmayacaktır. Dolayısıyla önbelleğin bilgisayarınız için yeterince hızlı olmasına dikkat etmeniz yeterlidir, fazla hızlı önbellek almak paranızı sokağa atmaktır.
      İkinci olarak, önbelleğin miktarı bilgisayarınızın hızını etkiler; önbellek ne kadar büyükse bilgisayarınız o kadar hız kazanacaktır. Dolayısıyla, bilgisayarınızın alabileceği kadar önbeleğe sahip olmasına çaba gösteriniz.

      Bilgisayar ekranı kameraya çekildiğinde neden televizyon ekranında farklı renkte ve titrek görünür?(Bahar Kitiş)
      Sorunuzun tam yanıtı fazla teknik ve "hardware dependent", yani donanımlara bağlı.
Temel Nedenler:
      (1) Bilgisayar ve TV sistemlerinin farklı tarama protokollerine sahip olması,
      (2) Bağımsız iki sinyalin senkronizasyonu (eşanlılık) problemi olarak özetlenebilir.

      Tv sistemlerinin (PAL, SECAM, NTSC vb) her biri ekranı farklı biçimde tarar ve video sinyalini farklı şekillerde kodlar ve çözerler. Bilgisayarlarsa, TV sistemlerinin aksine analog video sinyali kullanmazlar. Bilgisayar ekranındaki görüntü digital olarak üretilir. Bilgisayar monitörlerinin ve TV'lerin arkasına baktığınızda farkı kolaylıkla görebilirsiniz. Bilgisayar monitöründe bilgi girişi için bir adet "serial port" bulunurken, TV'lerin arkasında RF (Radyo Frekans) anten girişi vardır. RF dışında bir de video kayıt cihazından (VCR) gelen sinyaller için ayrı girişleri de olabilir ama bu bilgi, konuyu daha da içinden çıkılmaz yapmak dışında bir işe yaramaz.

      Bilgisayar ekranındaki görüntüyü TV'den izleyebilmek için arada video kamera olması gerekiyor. Dolayısı ile bir de "camcorder" protokolleri işin içinde. Onların da analogu var dijitali var. "pick-up" tüplüsü var CCD'lisi var.

      Sonuç: İkisi de meyve ama biri armut, biri elma.

      Merhaba. Benim sorum Mp3 ile ilgili. Bildiğiniz gibi. bir CD'nin kapasitesi 700 MB/80dakika. Bir Audio CD maximum 15 şarkı depolayabiliyor. Ama Mp3 kalitesinde olduğunda bu rakam 150-200 şarkıya kadar çıkabiliyor. Biliyoruz ki CD ler çukur ve tümseklerden oluşuyor. Nasıl oluyor da aynı hacmin üstüne 15 şarkı sığarken Mp3 olduğunda bu rakam neden bu kadar fazla oluyor. Aynı çukur ve tümseklerin üzerinden 1 kaç kez mi geçmiş oluyor. Bunun izahını nasıl açıklarsınız. Teşekkürler. (Cem Kutsal)
      Bir ‘Audio CD’ye 15 şarkı depolanırken Mp3 CD’sine 150-200 şarkı depolanabilmesi gözleminiz gibi başka bir gözlemden bahsedeyim. 15 şarkı içeren, dolu bir ‘Audio CD’nin içeriğini bilgisayarınızın sabit diskine kopyaladığınızda, sizin de belirttiğiniz gibi, 700 MB civarında bir alan kaplayacaktır. Bunun yanında, benzer şekilde 150-200 şarkı içeren, dolu bir Mp3 CD’sini diske kopyaladığınızda o şarkıların da 700 MB civarı bir alan kapladığını göreceksiniz. Bunun anlamı dolu bir CD’de saklanan veri miktarının ‘Audio CD’ de olsa, Mp3 de olsa aynı olduğudur. Yani, sizin de tahmin ettiğiniz gibi, çukur ve tümseklerin üzerinden birden çok kez geçmek gibi bir durum yok.

      Mp3’ün bir CD’ye daha çok şarkı sığdırabilmesinin nedeni CD’nin fiziksel yapısındaki bir değişiklik, ya da CD yüzeyini farklı kullanım değildir. Mp3 bir CD’ye yazılacak veriyi daha küçük bir boyutta ifade ederek, aynı miktarda CD alanına daha çok bilgi yazılmasını sağlar, yani Mp3 veriyi sıkıştırır. Sıkıştırırken verinin içindeki işe yaramaz, birbirini tekrar eden kısımları atar.

      Örneğin yüz sayfalık yeni bir roman aldığınızı var sayın. Romanı açıp okuduğunuzda her sayfanın birbirinin aynısı olduğunu gördünüz. Bu durumda, aslında, romandan edinebileceğiniz bilgiyi yüz sayfada almanıza gerek yoktu. Tek bir sayfada roman anlatılabilir, ve sayfanın sonuna da “yüz kere tekrar edilecek” diye not düşülebilirdi. Bu durumda romanın içeriğinde hiçbir kayıp olmadan, daha az kağıt kullanarak, aynı bilgiyi daha küçük bir hacimde taşımak mümkün olacaktı.

      Önceki paragrafta verilen örnek kayıpsız sıkıştırmaya bir örnektir. Yüz sayfa tutan bir metni bir sayfada ifade ettik, üstelik elimizde uygun bir araç varsa (mesela bir fotokopi makinası) romanın ilk sayfasının doksan dokuz kopyasını çıkararak orjinal, yüz sayfalık metni kayıpsız olarak elde edebiliriz. Kayıpsız sıkıştırma bilgisayar hayatımızda sıkça karşılaştığımız bir sıkıştırmadır aslında. İnternetten indirdiğimiz ‘zip’, ‘arj’ veya ‘cab’ uzantılı dosyalar belli kayıpsız sıkıştırma algoritmaları kullanılarak boyutları küçültülmüş dosyalardır.

      Diğer sıkıştırma türü de, tahmin edilebileceği gibi, kayıplı sıkıştırmadır. Yeni bir yüz sayfalık roman aldığınızı var sayın, ancak bu sefer romanın her iki sayfasından biri Çince, diğeri Türkçe yazılmış olsun. Bu örnek Çince bilmediğiniz var sayılarak verildiği için, romanın elli Türkçe sayfası bu romanı bitirince alacağınız tüm bilgiyi taşıyabilirdi. Bu roman yerine elli Türkçe sayfayı satın almış olsanız aynı miktarda bilgiyi elde etmiş olacaktınız. Ancak, Çince sayfalar size ulaşmayacağı için romanın orjinal halini elinizdeki Türkçe sayfalardan oluşturmak mümkün olmayacaktı. Bu örnekteki gibi bir kayıplı sıkıştırma verideki işe yaramayacağı düşünülen parçaları atarak daha çok bilgiyi daha az veriyle ifade etmeyi sağlar.

      Verideki işe yaramayacağı düşünülen parçaların nasıl seçildiği kayıplı sıkıştırmada öne çıkar. Ne de olsa Çince biliyor olabilrsiniz, ve Çince sayfaları atmak sizin romanın orjinalinden edinebileceğiniz bilgiye ulaşmanızı engelleyecektir. Ya da Çince bilmemenin yanında, romandaki betimlemelerle de ilgilenmiyor olabilirsiniz. Bu durumda romanın hem Çince sayfalarını, hem de Türkçe sayfaların içindeki betimlemeleri atmak sizin için kabul edilebilir bir çözüm olacaktır.

      Kayıplı sıkıştırmanın günlük hayattaki kullanımı insan algı mekanizmalarının algılayamayacağı bilgiyi verinin içinden temizlemeye dayanır. Mesela bir resimdeki çok ince detaylar inzan gözünün çözümleyemeyeceği düşünülerek atılabilir, ya da bir şarkıdaki çok tiz ve çok kalın seslerden insan kulağı tarafından işitilmeyeceği düşünülerek vaz geçilebilir. Bunlar gibi, insan algısının sınırlarını dikkate alan pek çok sıkıştırma yöntemi vardır ve örneklerini her ‘jpg’, ‘gif’ resme, ‘mpg’, ‘mp2’, ‘mp4’ videoya, her Mp3 dosyasına baktığımızda görebiliriz.

      Mp3 aslında hem kayıplı hem kayıpsız sıkıştırmayı birleştiren bir sıkıştırma algoritmasıdır. Mp3, bir ‘Audio CD’ içine kaydedilen normal ses verisinde, insanın fark edemeyeceği düşünülen kısımları ve tekrar eden kısımları atar. Mp3 sıkıştırma algoritması görevini o kadar iyi yapar ki, sıkıştırılmamış ses verisinden 10-12 kat daha az yer kullanarak aşağı yukarı aynı miktarda bilgiyi saklayabilir.

      Son cümledeki ‘aşağı yukarı aynı miktarda’ sözünün sebebi, Mp3 algoritmasındaki kayıplı sıkıştırmadır. Türkçe-Çince kitabın Çince sayfaları atıldığında Çince bilen birine eksik görünmesi gibi, bir şarkı da insanın fark edemeyeceği düşünülen kısımları atıldığında keskin kulaklı birine eksik görünebilir. Bu durum keskin kulaklı kişi için sıkıştırma sırasında bir miktar veri kaybı olduğunun göstergesidir. Hatta, bir şarkıyı daha çok sıkıştırması istendiğinde Mp3 algoritması şarkıda herkesin duyabileceği bozukluklara, kalite kaybına yol açar. Bu da yüz sayfalık Türkçe-Çince romanın Çince kısımlarını ve, örneğin, Türkçe kısımlarının her iki kelimesinden birini atmaya benzer. Kitap artık daha çok sıkıştırılmıştır ama bunun sonucu olarak da bir ‘kalite kaybı’ oluşmuştur.

      Laptop kullanıyorum. Evde iken sürekli şarjda tutuyorum.Bataryadan yemesin diye. Fakat 2 aydır fark ettim şarjdan çıkarınca normalden daha hızlı bitiyor. Sizce bu sürekli şarjda olmanın etkisi mi yoksa daha farklı bir sebebi mi var? Çok teşekkür ederim. (Mehmet Yaylalı)
      Bataryaların kimyasal bir takım etkileşmeler sonucunda size elektrik ürettiğini unutmamak gerekir. Bir pili sürekli tam olarak boşalmadan şarj etmek oldukça zararlıdır. Çünkü bu kimyasal bir reaksiyon olduğundan bir süre sonra şarj olmayan kısımdaki kimyasallar kendi özelliklerini kaybedecekler bu da sizin pilinizin daha az ömürlü olmasına yol açacaktır. Bu sebeple piliniz dolu iken bilgisayarınızı şarja takıp çalışmamanızı öneriyoruz. Uzun süreli çalışmalarda pilinizi çıkarıp bilgisayarınızı şarja takın.

      Pilinizi eski gücüne kavuşturabilir misiniz? Hayır ancak gene de o güce yaklaşmak için pili bir kaç kere tamamen boşaltıp tam kapasite şarj ederseniz piliniz biraz olsun eski haline gelecektir.

      Beynimiz yaklaşık 10-12 milyar arası nöron (sinir hücresi) içerir. Ancak bilindiği üzere beynimizin çok düşük bir yüzdesini kullanırız. Bunun nedeni aslında sinir hücrelerinin (yani bilgi depolayan nöronların) kendi kendilerini yenileyebilme özelliklerini yitirmiş olmalarıdır. Eğer sini hücresine sentrozom ya da sentrozomun görevini görebilecek enzim nakledilirse kendi kendilerini yenileyebilme özelliklerini kazanabilirler mi? Eğer bu mümkünse, beynimizin daha fazla bölümünü kullanabilir miyiz? (Cansın Kalın)
      Beynimizin Yalnızca % 10’unu Kullandığımız Söylencesi
      Öncelikle sorunuzun başında belirttiğiniz varsayıma göz atalım isterseniz: “Beynimizin çok düşük bir yüzdesini kullanırız.” Yaklaşık bir asır önce ortaya atılan bu iddianın kaynağı bazı bilim insanlarının söylem ve bulgularının yanlış yorumlanıp çarpıtılmasına dayanıyor. Bugün, sinir bilim ve beyin görüntüleme tekniklerindeki gelişmeler öyle gösteriyor ki, beynimizdeki tüm sinirler çeşitli eylemler sırasında aktive oluyor. Daha açık bir deyişle, kullanmadığımız herhangi bir sinir ağı bulunmuyor. Konuyla ilgili bir başka yaklaşımsa sinir hücrelerinin herhangi bir uyarıcı almadıklarında dejenere olarak işlevselliklerini kaybediyor olma özellikleri. Örneğin, görsel sistem. Gelişmenin erken dönemlerinde göz sinirleri yeterli uyarıcıya maruz bırakılmadıklarında görme yetisi kayboluyor. Benzer şekilde, eğer ki beynimizde kullanılmayan sinir ağları bulunsaydı, işlevselliklerini kaybetmiş olmalarını beklememiz gerekirdi. Fizyolojik kanıtlar bir yana, iddia evrimle de uyuşmuyor. Aktif olmayan, hayatta kalma mücadelemize katılmayan sinir ağları içeren büyük bir beyin evrimsel gelişimle de bağdaşmıyor.

ANCAK
      Olgun haldeki sinir hücrelerinin (yani bilgi depolayan nöronların) kendi kendilerini yenileyebilme özelliklerini yitirmiş olmaları gibi bir durum söz konusu. Bu nedenle de, herhangi bir darbe ya da yaşlanma sonucu kaybedilen sinirler beyin kapasitesini doğal olarak olumsuz yönde etkiliyor.

      Beyindeki Sinir Hücreleri Gerçekten de Kendilerini Yenileme Yetisinden Yoksun mu?
      Beyindeki sinir hücrelerinin kendilerini yenileyebilme yetisinden yoksun olduklarını gösteren çalışmaların öncüsü 1960’larda yaptığı çalışmalarla ismini duyuran bir sinir bilimci: Dr. Pasko Rakic. Nitekim felç ya da diğer beyin zedelenmelerinde hastaların kaybettikleri konuşma ve yürüme gibi yetileri daha sonradan tekrar edinememeleri de bu bulguları destekler nitelikte. Ancak başlangıcı 1965 yılında sıçanlar üzerinde yapılan deneylere dayanan ve son yıllarda hız kazanan bir takım çalışmalar, beyindeki bazı bölgelerde sinir hücrelerinin yenilenebildiğini gösteriyor. Özellikle de belleksel işlevleri olan hippokampüs bölgesi ile makaklar üzerinde çalışılan üst düzey bilişsel işlemlerden sorumlu ve evrimsel gelişimde son sırada yer alan düşünme, koklama ve duyma ile ilişkili korteks bölgelerinin kök hücreler sayesinde sinirsel yönden yenilenebildikleri bulgular arasında. Ancak bilim insanları, bu çalışma sonuçlarının Alzheimer ya da Parkinson gibi sinir hücreleri kaybı içeren bir takım hastalıkların tedavisinde kullanılabilmesi için klinik ve uygulamaya yönelik daha çok çalışma yapılması gerektiğini söylüyorlar.

      Gelelim Sentrozomlarla Sinir Hücreleri Arasındaki İlişkiye...
      Sinir hücresinin başka bir hücre üretme olasılığının kalmadığı gelişim aşamasında sentrozoma rastlanmıyor. Her ne kadar bazı araştırmacılar, yaralanmaların olduğu birtakım yetişkin beyni bölgelerinde sentrozoma rastlamış olduklarını rapor etmişlerse de sonraki araştırmalar bu bulguları pek de kanıtlar nitelikte değil. Sinir hücreleri, gelişim dönemleri içerisinde özelleştikçe, çoğalma yetilerini de kaybediyorlar. Bölünme yetisinin yitiminin, meydana gelebilecek bölünmelerin, mevcut sinaps ağlarının da bozulmasına yol açabileceğinden evrilmiş olabileceği düşünülüyor.

      Sinir Hücrelerinde Sentrozom Görevi Görebilecek Bir Yapı Oluşturulursa, Kendilerini Yenileyebilme Özelliğini Edinebilirler mi?
      Eğer ki sinir hücrelerine böyle bir müdahalede bulunacak olursak, tekrar bölünebilme özelliği kazanacaklardır. Ancak uzmanlar, bu yöntemin tıp uygulamalarında niçin kullanılamayacağına dair iki önemli noktaya işaret ediyorlar:
      1.) Eğer ki, sentrozom yapısını kaybetmiş bir hücrede bu yapıyı tekrar oluşturursak, hücre kontrolsüzce çoğalmaya başlıyor. Tıpkı kanser hücreleri gibi. Bu nedenle de bu uygulama, tümör oluşumlarına yol açıyor.
      2.) Eğer ki, sentrozom yapısı yalnızca embriyonal dönemde korunan hücrelerde (örneğin, sinir hücreleri) bu yapı müdahale ile sürekli hale getirilirse, hücreler özelleşme durumu göstermiyorlar. Çünkü hücrelerdeki özelleşme, sentrozom yapısının kaybından sonra gerçekleşiyor.

Kaynak: biltek.tubitak.gov.tr





Google